GÜLEN VE AĞLAYAN YÜZLERE (3)

posted under , by ocean

Oyunu Adı: Vanya Dayı
Yazan: Anton Çehov
Çeviren: Ataol Behramoğlu

SONYA - Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! (Bir sessizlik) Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günlet, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orada, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz... Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz... İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle, tutkuyla inanıyorum... (Voynitski'nin önünde diz çöker ve başını onun avuçlarına koyar. Yorgun bir sesle tekrar eder.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz! Melekleri dinleyeceğiz, elmaslar gibi yıldızlarla kaplı gökleri göreceğiz. Dünyanın tüm kötülüklerinin, tüm acılarımızın, dünyayı baştan başa kaplayacak olan merhametin önünde silinip gittiğini göreceğiz ve hayatımız bir okşayış gibi dingin, yumuşak, tatlı olacak. İnanıyorum, inanıyorum buna. (Dayısının gözyaşlarını mendiliyle kurular.) Zavallı, zavallı Vanya Dayı, ağlıyorsun... (Gözyaşları arasından) Hayatında mutluluğu tadamadın, ama bekle Vanya Dayı, bekle... Dinleneceğiz.... (Kucaklar onu.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz!

Oyunun adı: Bir Evlenme
Oyunun yazarı: Gogol

AGAFYA TIHONOVNA -Aman yarabbim... Karar vermek ne güç şeymiş... Bir kişi, iki kişi olsa ne ise... Ama dört kişi... Gel de birini seç. Nikanor İvanoviç biraz zayıf ama hiç de fena değil. İvan Kuzmiç de fena değil. Açık konuşmak gerekirse, İvan Pavloviç de biraz şişman ama, pekala gösterişli bir erkek. Söyleyin bana ne yapayım? Baltazar Baltazaroviç de değerli bir adam. Ah ne zor şey bu karar vermek... Anlatamam, anlatamam. Nikonor İvanoviç'in dudaklarını, İvan Kuzmiç'in burnunu alsak... Baltazar Baltazaroviç'in de halini tavrını... Bunun üzerine de İvan Pavloviç'in gösterişini katsak o zaman seçmek kolay olurdu. Oysa şimdi düşün, düşün... Vallahi başıma ağrılar girdi. Bence en iyisi ad çekmek. İşi kısmete bırakmalı. Kim çıkarsa kocam o olour. Adlarını birer kağıda yazarım. Sonra kağıtları kaparım. Kısmetim kimse belli olur. (Masaya yaklaşır. Kağıtla makas alır. Kağıtları keser, katlar, bunları yaparken de konuşur.) Ah şu kızlar ne talihsiz... Hele aşık olan kızlar... Erkekler bunu kabul etmezler, anlamak da istemezler. Ne ise, hepsi hazır. Bunları çantamın içine koyayım. Gözlerimi kapayıp çekeyim. Ne olursa olsun. (Kağıtları çantaya koyar. Eliyle karıştırır.) Ah, içime bir korku geldi. Allah vere de Nikonor İvanoviç çıksa; ama ne diye o olsun... İvan Kuzmiç daha iyi. Peki, İvan Kuzmiç de neden? Ötekilerin ne kusuru var? Hayır, istemem. Kim çıkarsa o olsun. (Eliyle kağıtları karıştırır ve çantadan yalnız birini değil, hepsini birden çıkarır.) A... hepsi birden çıktı. Kalbim çarpıyor... Olmaz, olmaz. Yalnız bir tane çekmek lazım. (Kağıtları gene çantasına koyar, karıştırır. Bu sırada Koçkarev girer. Yavaşça ilerleyerek arkasına gelir.) Ah Baltazar Balta... yok canım, Nikonor İvanoviç çıksa.. Hayır, hayır, istemiyorum. Kısmetim ne ise o çıksın.

SEVİNÇ ERBULAK

posted under by ocean
20.10.1975 İstanbul doğumlu.İstanbul ünversitesi klasik bale bölümü'nün ardından,Müzdat gezen Saant Merkezi Tiyatro Bölümünü bitirdi.1992-1993 sezonundan bu yana Şehir Tiyatroları'nda oyuncu olarak görev yapmakta.. Şehir Tiyatroları dışında çeşitli TV dizileri ve özel tiyatro deneyimleri de oldu. Levent Kırca Oya Başar Tiyatrosu'nda "Sefiller" müzikali ve Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları'nda "Kelebekler Özgürdür" oyununda rol aldı. Red Kit isimli çocuk oyununa kareografi yaptı. 21. İstanbul Kitap Fuarı'nda ilk öykü kitabı "Gözünü Kırpma, Düşerim" ile yer aldı. "Derya Gülü" oyunundaki Meryem rolüyle Avni Dilligil en iyi kadın oyuncu ve "Kelebek Özgürdür" deki Jale rolüyle de Vasfi Rıza Zobu Gençlik ödüllerinin sahibi oldu.

Süper Baba dizisindeki rolüyle dikkatleri çeken ikinci kuşak Erbulak, kendisini sahne sanatlarının dışında düşünemediğini belirtirken, "soyadıyla ünlendi" söylentilerine gülüp geçiyor
10 yıl önce kaybettiğimiz tiyatrocu ve karikatürist Altan Erbulak ile Füsun Erbulak'ın kızı Sevinç Erbulak, şöhret basamaklarını yavaş yavaş çıkıyor Sevilen dizi "Süper Baba"da Fiko'nun inatçı, bildiğinden şaşmayan müzik delisi kızı "Zeynep"i büyük bir başarıyla canlandıran Erbulak, tiyatroyla küçük yaşta tanıştığını söylüyor. 11 yaşında babası Altan Erbulak'la aynı sahneyi paylaşan Sevinç Erbulak, "Kendini hiçbir zaman sahne sanatlarının dışında düşünmedim" diyor.
Erbulak, tiyatro yaşamında Hadi Çaman'ın "Kırmızı Başlıklı Kız"da canlandırdığı rolle yepyeni bir sayfanın açıldığını, bu roldeki başarısının kendisini Şehir Tiyatrolarına taşıdığını vurguluyor. Halen Şehir Tiyatroları'nın "Soytarılar Okulu" oyununda rol alan Erbulak, bale eğitiminden sonra tiyatro eğitimini de bu yıl başarıyla bitirmeyi planlıyor.
Erbulak, tanınmasını sağlayan "Süper Baba" dizisinin kadrosuna, oyunculardan birinin ayrılmasıyla katıldığını, "Soyadı sayesinde meşhur oldu" diyenlere, "Ben kendimi biliyorum. Bu söylentilere de aldırmıyorum" diyerek yanıt veriyor.
Okul, dizi çekimleri, oyun provalarıyla oldukça yoğun bir iş temposu içinde olan Erbulak, vakit buldukça, sinema ve tiyatro üzerine kitap okuyor, tiyatro ve sinemaya gidiyor. Hayvanları çok sevdiğini söyleyen Erbulak'ın vazgeçemediği tek şey kedileri. Evinde tam altı kedi besleyen genç oyuncu, "Onlarsız bir yaşam düşünemiyorum" diyor.

---“Çalışmadığınız zamanlarda yapmaktan keyif aldığınız şeyler nelerdir?
Oyun seyrediyorum, oynanan bütün oyunları çok merak ediyorum. Dostlarımla vakit geçiririm. İsimin dışındaki hayatım benim için çok önemlidir, ertelediğim her şeyi biraraya getirmeye çalışırım. Ender de olsa spora gidiyorum.
Bugüne kadar oyunculukta yaşadığınız ve unutamadığınız bir anınızı bizlerle paylaşır mısınız?
O kadar çok ki... Aşk-ı Memnu’da partnerim Ayhan Kavas, dakikalarca elindeki cipsi çıtırdatan bir seyirciye sonunda dönüp, "Şunu çıtırdatmayı keser misiniz?" demiş ve hemen ardından, "Pardon Sevinçciğim nerede kalmıştık?" diye sormuştu. Hem çok gülmüş hem de çok şaşırmıştım haliyle… Ne zaman seyircilerden biri uzun sureli çıtırdasa hep Ayhan’ı hatırlarım ben.
Yazarlık çalışmalarınız nasıl gidiyor? Ufukta yeni kitap var mı?
Tiyatro sezonu bu sene benim için çok yoğun. Aslında bu soruya, "Evet bir şeyler yazıyorum, bakalım satırlar nereye gidecek" diyebilmeyi çok isterdim ama şu sıralar ancak iyi bir okur olduğumu söyleyebilirim. Ama ileride bir çocuk kitabı yazmak istiyorum. Hayalim "büyümesini durdurabilmiş çocuklara bir masal kitabı" armağan etmek.…
En sevdiğiniz yazarlar…?
En sevdiğim yazarlar Murathan Mungan, Herman Hesse, Paul Auster, Özen Yula, Elif Şafak, Oscar Wilde, Oscar Wilde ve Oscar Wilde…
Yoğun çalışma temposunda strese karşı neler yapıyorsunuz?
Müzik dinliyorum. Her zaman, her koşulda, sabah uyandığımda bile kendime sevdiğim şarkıları armağan ediyorum. Spor yaptığımda dinlenmiş hissediyorum. Kedilerimle ilgilenmek de beni dinlendiriyor, stres atmama yardımcı oluyor…
Vakit geçirmekten hoşlandığınız özel mekanlar var mı? Dışarı çıktığınızda nerelere gidersiniz?
Dışarıya çıktığımda genellikle sevdiğim mekanlarda yemek yemeye giderim. Bu mekanların sayısı 3’ü geçmiyordur herhalde. Çok nadir olarak gece çıkıyorum, iki ayda bir desem yalan olmaz. Geceleri dışarıya çıkıyorsam mutlaka bir kutlamaya gidiyorumdur. Mesela en son kendi yaş günümü kutlamak için dışarıdaydım."---

KURS GÜNLÜĞÜ

posted under by ocean
27.10.2007 (12.HAFTA)

12 Hafta deyince insana uzun zamanmış gibi geliyor, ama sadece 3 aydan ibaret. Isınma işi uzayınca tüm arkadaşlarımızın gelişiyle başlamış olduk derse. Baktığımızda yapılabilecek çok şey var gerçekten, her hafta yapılması gerektiğini düşündüğüm ve sığdıramadığım. Hem saatler geri alınınca daha da daralan saatlere sıkıştırılacak çalışmalar.
Beyin jimnastiğine devam edelim demiştik bir kere, baştan aldık bu yüzden. Sonra gelmeyenler ya da yetişemeyenler için kaçırılmış bir alıştırma olmasın diye yeniledik, durakladık, ipucu verdik.. Ve hatta kimileri ipin ucunu kaçırıp gönderdi arkadaşına, böylece ne ip kaldı elde ne meyve.
Diksiyonda şimdiye değin tekerleme düellosuyla ilerlemiştik. Lakin artikülasyon (boğumlama) problemleri bizi harfleri tek tek irdelemeye yöneltti. Sesli harflerin bir kısmını nasıl çıkardığımızı anlamaya çalıştık. İlerleyen haftalarda sessiz harfleri de işleyip tümünü tamamlayacağız inşallah.
Bu arada yazdıklarımızı kurstaki öğrencilerimizden okuyanlar olursa şunu belirtmek istiyorum, eğer bir probleminiz varsa boğumlama açısından lütfen üstüne gidin düzeltmek için, tekrarlayın, doğru olana kulağınızı alıştırın ve günlük konuşmalarınızda da tonlamalarınıza dikkat edin.
Her hafta olduğu gibi bir doğaçlama çalışması gerçekleştirdik. “Soru hangi meslektensiniz?”di. İsmini zikretmeden mesleği anlatmaya çalıştılar. Doğaçlamalarda dahi olmasını dilediğimiz giriş gelişme sonuç bölümlerine pek azında rastlayabildik.
İşte en çok anlaşılması çözülmesi gereken konulardan biri daha, duygular.. Bir karakter canlandırılırken derinine indiğimiz ayrıntılar. Hepimizde mevcut niceleri de biz birine takılıp tüm ömrümüzü yiyebiliyoruz. Ya da bir tanım getireyim derken bir duyguya tüm duyguların içini boşaltabiliyor ve hayatımızı yavanca tanımlanmış duygularla devam ettirebiliyoruz, kimbilir? Nihayetinde önemi büyük. Tekrar görüyoruz ki duygularla da epey işimiz var..

YABAN ORMANI

posted under by ocean


19. yy. Klasik Rus Tiyatrosunun bir örneği ve Çehov’un da etkisinde kaldığı A.Ostrovski’nin şen ve dramatik sahnelerin birbirini kovaladığı bir komedyası. Gölgeli, entrikacı bir menfaat ormanında malını mülkünü satıp genç aşığına yediren bir dul, aşk acısı çeken gençler, aç gözlü köylüler ve başarısız taşra oyuncuları bir yaban ormanı düzeninde bir araya geliyorlar.Oyun, insanın para karşısındaki güçsüzlüğünün ve maskaralığının traji – komik hikayesini anlatıyor.
Alexandere OSTROVSKİ’nin yazdığı M.Sait KILIÇCI’nın çevirisini yaptığı Engin Gürmen’in yönettiği YABAN ORMANI oyunun dekor- kostüm tasarımı Ayşen AKTENGİZ BAYRAŞLI, ışık tasarımı Murat ÖZDEMİR, efekt tasarımı Ersin Aşar imzasını taşıyor. Oyunda; Ahmet UZ, Mehmet GÜRHAN, Kubilay PENBEKLİOĞLU, Ç.Defne GÜRMEN, A.Gökmen ALTUĞ, Elçin ALTINDAĞ, Candan SABUNCU, Nevzat ÇANKARA, İbrahim GÜNDOĞAN, U.Arda AYDIN ve Murat GARİBAĞAOĞLU rol alıyor.
ELEŞTİRİ:ZEYNEP AKSOY
'Yaban Ormanı', 19. yüzyıl Rusyası'nın önemli dram yazarlarından, Stanislavski'nin hocası, yaşadığı dönem boyunca 50'den fazla oyun yazmış Alexander Nikolayeviç Ostrovski'nin. Rusya'da çok sık sahnelenen bir yazar olmasına rağmen ülkesinin dışında çok tanınmıyor. Oyunlarında yozlaşmış ve yağmacı olarak gösterdiği yeni zengin orta sınıfı eleştirdiği için ilk oyunları Rusya'da da yasaklanmıştı. Ostrovski, 'Yaban Ormanı'nı 1870'de, serflerin (derebeylik köleleri) özgürleşmesinden dokuz yıl sonra yazdı. Toprak sahibiyle köylünün yasal durumunu bir gecede değiştiren bu durum, önyargıları ve davranış kalıplarını aşmaya yetmemişti. 'Yaban Ormanı'nda bazıları artık zengin olan serflerle, onların eski efendileri, zor durumdaki eski soyluların arasındaki zor ilişki ve para hırsı oyunun belkemiğini oluşturuyor. Orta yaşlı dul Raissa Pavlovna (Candan Sabuncu), yanında yaşayan fakir akrabası genç kız Aksioucha'nın (Ç. Defne Gürmen) başlık parasını çıkarmak için kayın, gürgen gibi ormanlıklardan oluşan arazisinin bir bölümünü odun tüccarlığı yaparak zenginleşmiş köylü Ivan Vosmibratov'a (Ahmet Uz) satmakta ve bu arada kazıklanmaktadır. Kızı, yakışıklılığı dışında hiçbir özelliği olmayan genç Alexsi'yle (Ali Gökmen Altuğ) nişanlamıştır, fakat Alexi'ye aslında kendisi âşıktır. Aksioucha da keresteci köylünün oğlu Piort'a (U. Arda Aydın) âşıktır ve Alexi'yi istemez. Köylü babanınsa sağlam bir başlık parası almadan oğlunu evlendirmeye niyeti yoktur. Raissa'nın yeğeni taşra aktörü Guennadi (Mehmet Gürhan) ve arkadaşı taşra aktörü Arkadi (Murat Garibağaoğlu) beş parasız malikaneye gelirler. Guennadi bir soylu kılığına girer, arkadaşını da hizmetkârı yapar. İki aktör malikanedeki işlerin gidişatını karıştırır ve para hırsından gözleri dönmüş insanları kendilerine getirirler. Tiyatro aşkı uğruna memuriyet görevini bırakan Ostrovski, oyunculara çok önem verir ve onları çok severdi. Çehov'un 'Vişne Bahçesi'nin komik versiyonu olarak tanımlanabilecek 'Yaban Ormanı'nda da, çıkarlarını düşünmeyen, idealist ve çok boyutlu çizilmiş, en sevimli karakterler, iki oyuncu. Şehir Tiyatroları'nın prodüksiyonunda stilize tarzlarıyla Guannadi'yi bizde de bulunan ve artık modası geçmiş, kallavi "büyük dram oyuncusu" tiplemesiyle dalgasını geçerek canlandıran Mehmet Gürhan ve Arkadi'yi soytarıyla, commedia dell'arte karakterleri soslu, son derece dinamik ve başarılı canlandıran Murat Garibağaoğlu oyunun lokomotifleri. Candan Sabuncu da Raissa Pavlovna karakteriyle hem çok iyi örtüşüyor hem de kadının tuhaflığıyla komikliğini çok iyi veriyor. Kastın performanslarıyla ön plana çıkan diğer oyuncuları Uşak Karp rolünde Atacan Arseven ve kahya kadın Oulita rolünde Elçin Altındağ. Engin Gürmen 'Yaban Ormanı'nı sade, 19. yüzyıl geleneksel Rus Tiyatrosu ekolüne bağlı kalan bir yaklaşımla sahneye taşıyor. Oyunun tamamı Pavlovna'nın ağaçlarla çevrelenmiş malikanesinin verandasında geçiyor (dekor tasarım Ayşen Aktengiz Bayraşlı). Dekorda Çehov oyunlarından tanıdık, tipik bir Rus soylusu yaşam alanı ortamı yaratılmış. Yine Ayşen Aktengiz Bayraşlı'ya ait kostüm tasarımları özellikle Raissa Pavlovna ve taşralı oyuncu karakterlerden Arkadi özellerinde çok başarılı, hareketli, yaratıcı. Yumuşak sarıların ve mavilerin hakimiyetindeki ışık tasarımı (Murat İşçi) iddiasız, dengeli ve yumuşak. 'Yaban Ormanı'nda tek rahatsızlık veren ve genel konseptin etkisini düşüren öğe, müzik. Klasik bestecilerin (Mozart'ın 'Sihirli Flüt'ünden bir arya, Strauss'un 'Mavi Tuna'sı gibi) çok bilinen ve ne oyunla ne de dönemle örtüşen parçaları tuhaf aranjmanlarla ve belli bir mantık çizgisi izlemeden çok sık, çok fazla kullanılmış. Rahatsız eden hem müziğin aşırı kullanımı hem de seçilen parçaların çok popüler eserlerden oluşması. Bunun dışında 'Yaban Ormanı' sahneye doğru taşınmış bir eser ve 19. yüzyıl edebiyatı Gogol-Turgenyev dönemi Rus tiyatrosunu deneyimlemek için iyi bir fırsat sunuyor.(http://www.radikal.com.tr/ alınmıştır)

NEFES VE TEKNİKLERİ

posted under by ocean
Nefes İyi şarkı söyleyebilmek ve iyi konuşabilmek için, her şeyden önce doğru nefes alıp vermesini öğrenmek gerekir. Şarkı söyleyen kişi, ciğerlerine en çok hava dolduracak şekilde nefes almalıdır...


Nefes ve Teknikleri
Ses Sanatçılarında Ses Bozukluklarının Nedeni
Aşağıdaki şekil üzerindeki sayıların her biri, ayrı bir nefes türünü göstermektedir.
Şekil l'de 1 sayısı ile gösterilen nefes, akciğerlerin eşit bir biçimde havayla dolmasıdır. Bu nefes bizi rahat hale getirmediği, yumuşak ve kaynaşan bir sesin oluşumuna elverişli olmadığı için şarkı söylerken kullanamayız.
Şekil 2'de 2 sayısı ile gösterilen omuz ve göğüs nefesidir. (Jimnastik nefesi) Bu nefes, havanın daha çok ciğerlerin üst yarısında toplananıdır. Bu tür nefes, bilindiği gibi beden eğitimi çalışmalarında kullanılan nefestir. Kalbe daha fazla yük Olduğu ve göğüs boşluğundaki rezonansı önlediği için şarkı söylemeye fazla elverişli değildir.. Havayı, kalbi sıkıştıracak şekilde ve hançeresinin pek yakınına topladığı için yorucu ve tehlikeli bir nefes alış şeklidir. Ayrıca bu nefesle alınan hava, diğer nefes alış şekillerine göre, ciğerlere dolan havadan daha azdır.
Şekil 3'de gösterilen nefes diyafram nefesidir. İşte bu nefes şarkı nefesidir. Çiçek koklar gibi, havayı ciğerlerimizin en derin köşelerine doldurmaya çalışırken, karnımızı dışarı doğru itersek diyafram nefesini elde ederiz. Nefes verirken de, karnımızı hafıfçe içeri doğru çekerek, diyaframımızı çalıştırrnış oluruz.
Doğru diyafram neresi almak için, önce burnumuzdan nefes almalıyız. Diyafram nefesi, yatmakta olan bir insanın doğal nefes alış biçimidir. Sırt üstü yatarken, elimizi karnımızın üzerine koyarsak, bu hareketi rahatlıkla izleyebiliriz. Yatarken çok doğal olan bu nefes, ayakta iken zorlukla ve belirli bir teknikle elde edilir. Bir şarkıcı için diyafram nefesi çok önemlidir.

Diyafram nefesinde, diyafram kubbelenip düzlcşerek, havayı düzeni bir şekilde boşaltır. Bu ritmik hareketi kontrol etmek için, ayakta bir elin avucunu göğsün üst kısmına, diğerini de alt tarafına dayamalıdır. Böylece, diyafram bölgesindeki avucun, hava basıncı ile dışarı doğru itildiği hissedilmelidir.. Bir çiçeği koklarken, hayret ve korku anında, yatarken alınan nefes, doğal diyafram nefesidir. Diyafram nefesi alınırken omuzlar yukarı kaldırılmamalı ve göğüste gözle görülür bir hareket olmamalıdır.
Diyafram nefesi, daha çok akciğerlerin alt yarısında toplanan ve ciğer uçlarına kadar inerek diyaframla ilişki kuran nefestir. Bu nefes, ses eğitimine en uygun olan nefestir.Diyafram nefesinde hava, diyafram ve ses organının güç birliği şarkı söylememizi kolaylaştırır. Diyafram nefesi, diğer nefeslere oranla, kalbimize fazla yük olmaz. Diyafram nefesi, şarkı söylemek için gerekli olan daha geç, daha düzenli ve istenen basınçta nefes boşaltmaya çok elverişlidir. Bu nefes göğüs boşluğu rezonansını kısıtlamaz
Nefes egzersizleri başlangıçta baş dönmesi ve yorgunluk yapabilir. Bunda çekinilecek bir şey yoktur. Fazla oksijen almak, insanda sersemlik yapar. Nefes alma- verme süreci sona erdiği zaman, çok kısa bir an bütün kasları gevşeterek , daha verimli yeni bir nefese hazırlanılmalıdır.
Şarkı söylerken, gereğinden fazla hava vermek, sesin hışırtılı ve havalı çıkmasına neden olur. Her ses içiıı, gerektiği kadar hava harcanmalıdır. Fazla hava kullanmak yüzünden, ses tellerinin kasılmaları ile ses tizleşmeleri ve ses kısılmaları meydana gelir. Bunun için başlangıçta, doğru nefes alma, ölçülü verme ve zamanında gevşemeleri iyi öğrenmek için yaptığı çalışmalar bir şarkıcıyı amacına daha çabuk ulaştırır. Şarkı söylerken, müzik cümlelerinin durumuna göre denetimle veya kaçamak nefes alınır.
A) DENETİMLİ NEFES: Yavaş, uzun, geniş ve yeterince alınmalıdır. Gereğinden fazla nefes almak ses tellerini sıkıştırır. Denetimli nefes hem ağız hem de burundan alınabilir.
B) KAÇAMAK NEFES: Çabuk, kısa, geniş ve yeterince alınmalıdır. Kaçamak nefes sadece ağızdan alınır. Bu nefes. gülme, korkma gibi durumlarda karın duvarının kasılması ile oluşur
Nefes Çalışmaları
1- Çiçek koklar gibi nefes almak ve alınan nefesi F veya S konsonu (sessiz harfi) ile boşaltmak. Bu çalışmada çiçek koklar gibi alınan nefes tıslar gibi düzenli bir biçimde boşaltılmalıdır.
2- Alınan bir tek nefesin, kesik kesik boşaltılması.Bu çalışma nefesin, diyafrarnla sıkı bir şekilde işbirliği yapmasına yardımcı olacak ve nefes basıncını arttıracaktır. Alınmış bir tek nefes S konsonu kullanılarak kesik kesik verilirken ikinci bir nefes alınmamalıdır. Kesik nefes çalışmalarına, eğiticinin sayacağı her sayıya karşı bir kesik nefes istenmesiyle başlanmalıdır.
Başlangıçta 5 kesik nefes, birinci yıl çalışmaları sonunda en çok 30 kesik nefese kadar çıkarılmalıdır.. Nefes çalışmalarında kalbimiz, normal nefese oranla daha büyük bir yük altındadır. Tutularak boşaltılan bir nefes esnasında, kalbimizin daha kuvvetli ve sık çarptığını hissederiz. Bu yüzden, bütün nefes çalışmalarının, kalbe fazla yüklenmeden dengeli ve makul sürelerde uygulanması gerekir.
3- Kesik ve uzun nefes çalışmaları bir arada yapılmalıdır.
4- Kuvvetli, hafif, kesik ve uzun nefes çalışmaları. Bu çalışmaların amacı kesik ve uzun nefes çalışmalarına kuvvetli ve hafif nefesleri de katarak nüans yapılmasını sağlamaktır.
5- Büyüyen ve küçülen, kesik ve uzun nefes çalışmaları. Bu çalışmaların amacı, diyafram gücünü ve nefes basıncını arttırmaktır.
Olcay Kolçak,Ses Eğitimi ve Şarkı Sanatı(http://www.emreyucelen.com alınmıştır.)

KURS GÜNLÜĞÜ

posted under by ocean

20.10.2007 (11.HAFTA)


Gittik geldik dolandık, nihayet durduk blogspotta ve bu nedenle biraz aksattık günlüğümüzü..
Malum her ders yeni şeyler ekleniyor bilgi dağarcıklarına, dışardan gelen bilgiler ya da öğrencilerin kendilerinde gerçekleştiği keşifler sonucunda. Amaaa bedenler ham, ruhlar da taze olunca ikisi birden ağrılarla boğuşabiliyor da. Yani yapılan her şeyin bir külfeti var.
Önce ısındılar arkadaşlarımız, biraz uzandılar sonra diyaframlarını dalgalandırdılar. Yalnız sıcacık olmamışlar mı ne, ellerinde görünmeyen çubuklarla yaptıkları beden akışında epey zorlandılar.. Dizleri titİredi. Ritm, gerçekten mühim. Hımmm bu sayede vermem gereken bir ödev aklıma geldi. Yani aslında bu bedenin zamana, akla uygun akışını sağlamak her oyunda her rolde gereken bir şey.. Nasıl ahlak, terbiye vazgeçilmez şeylerse ruh eğitimi için, özellikle tiyatroda, bedenin eğitilmesine ihtiyaç var.

İkinci tirad ödevinden kalan oyunlarını bitirdiler arkadaşlarımız, her şey iyi, güzel.. Eleştiriler devam ediyor ama hep aynı sorunlar da süregeliyor. Acaba arkadaşlar bu eleştirileri ciddiye alıyor mu merak ediyorum? Yok alıyorlarsa neden ben göremiyorum? Eleştirileri rahat dinlemek güzeldir, rahatlık sayesinde tahlil edebilir insan kendini, ama “söyleyin söyleyin siz, ben sallamıyorum, bakın diğer kulağımdan çıktı bile” tarzını yansıtmamalı elbet bu rahatlık.. Bu dipnottur Us-lulara..

Her ders en az bir kez doğaçlama yapmamız çok önemli, bu haftaki doğaçlamamız bir nesnenin farklı şekillerde kulanımıydı.. Nedense, anlaşılmakta zorlandı, ben de bu alıştırmanın anlaşılmayışını anlamakta zorlandım. 1-2 sn. sürenler de oldu 15-20 sn sürenler de. Güzel işte bir şeyi bu kadar kısa sürede anlatabiliriz. Ama benim aklıma bir şey takılıyor bitirip kaçıveriyorlar sanki sahneden arkadaşlarımız, beraberce konuşuruz bununla ilgili derslerimizde inş.

Az kalsın unutuyordum, bir de beyin jimnastiği yaptık, eğlenceliydi. Şimdi arkadaşlarımız kafalarında 30 u aşkın meyve ismiyle dolaşmaktalar yanlışım yoksa, haftaya KALDIĞIMIZ YERDEN devam ederiz inş.

NEJAT UYGUR

posted under by ocean



1927'de Kilis'te doğdu. 1938 yılında daha ilkokul öğrencisiyken tiyatroya başladı. 1949 yılında Nejat Uygur tiyatrosunu kurdu. Amatör ve profesyonel olarak 60 yıldan uzun süredir tiyatro yapın Nejat Uygur'un 50'den fazla ödülü var. 2 kez ABD, 4 kez Avrupa ve 35 yıla yakın da Anadolu turnesi yaptı.
HAKKINDA YAZILANLAR
Nejat Uygur 78 yaşına bastı(www.internethaber.com )10 Ağustos 2005 Kadıköy Belediyesi’nin düzenlediği 3. Kadıköy Tiyatro Festivali’nde sevilen oyunu Cibali Karakolu’nu sahneye koyan Uygur’a Kadıköy Belediyesi sürpriz yaparak doğum günü pastası hazırladı.78.yaşını seyircileriyle birlikte kutlayan Uygur’a Kadıköy Belediye Başkan Vekili Gürsel Tekin, çiçek, sahne arkadaşları ise “kavuk” hediye etti. 62 Yıldır sahnede olduğunu ve yaşıyla övündüğünü kaydeden Uygur, “Yaşımı ispat edercesine çalışıyorum. Ölümden değil ama Azrail’den korkuyorum” dedi. Uygur şunları söyledi: “Ben kahkaha ile doyuyor, alkışla yaşıyorum. Yüce Allahım onları benden esirgediği anda şoka girerim. Halk çok mühim. Sevdi mi tam seviyor, kolay kolay bırakmıyor. Onların sevgisi bana yetiyor. Büyüğü, küçüğü herkes beni Nejat Abi, Nejat baba diye çağırıyor. Bazı arkadaşlarım çok seviliyorum diye beni kıskanıyor. Turnelerle yaşımı hesaplıyorum. Şimdi Nasrettin Hoca Avrupa Birliği’nde adlı bir oyun yazıyorum. Bu oyunu da sahneye koyacağım. Bundan sonra ne olur ne olmaz bilemiyorum. İzmir de bir mezartaşı yaptırmıştım, çalındı. Üzerinde Hastayım, hastayım dedim kimse inanmadı yazıyordu. O çalındı.”Arkadaşlarının kendisine kavuk hediye etmesi ile ilgili düşüncelerini de söyleyen Uygur, şunları söyledi:“Biraz da bizi atışa getirdiler. Aslında Ferhan Şensoy’u çok severim. Kavuğun sahibi Ferhan da olabilir başkası da. Ama bir keresinde İsmail Dümbüllü benim Ayar Hamza adlı oyunumu izlemeye gelmişti. Oyun sonunda Nejat, eğer seni Münir’den önce seyretseydim kavuğu sana verirdim dedi. Bu olayı Dümbüllü’nün kızları, torunları da bilir.”Uygur, oyunlarını izleyen ve kendisini seven bazı ünlü kişilere isimler taktığını da söyleyerek “Başbakan’a sabırtaşı, Maliye Bakanı’na kerpeten diyorum. Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk de seçimi hep aldığı, onu kimse yıkamadığı için Beton Başkan adını taktım” dedi.

AĞLAYAN VE GÜLEN YÜZLERE(2)

posted under by ocean

SERSEM KOCANIN KURNAZ KARISI-HALDUN TANER
(Oyunun sonundaki tirad)
Zaten aktör dediğin nedir ki ?

Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz, bu hoş kubbede bir hoş seda olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program dergilerin de soluk birer hayal olur kalırız.Görorum hepiniz gardropa koşmaya hazırlanoorsunuz. Birazdan teatro bom boş kalacak. Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar. Çünki Satenik’ in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır. Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir. Hıranuş ile Virjinya ‘ nın bir diyaloğu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır…

İşte bu hatıralar, o sesizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler.

Artık kendimiz yoğuz. Seyircilerimizde kalmadı. Ama repliklerimiz, fısıldaşır dururlar sabaha kadar.

Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır. PERDE……


KADINCIKLAR-TUNCER CÜCENOĞLU

PARLAK_ Şimdi, Abdullahcığım.. İlk filmimi çevirmekteyim.. Cüneyt ağbi başrolde.. Kız da Türkan Sultan.. Cüneyt ağbi gariban, bizim gibi.. Türkan Sultan varlıklı bir ................. Cüneyt ağbi de yoksul bir ................ Aşk ferman dinler mi, bi görüşte vuruluyor Cüneyt ağbimize.. Buluşacaklar.. Türkan Sultan arabasıyla, yoksul delikanlı Cüneyt ağbimizin beklediği Sarıyer sırtlarına gelmektedir.. Cüneyt ağbi uzaktan arabayı tanıyor.. "Sultan, Sultaaaan" diye koşarken, aniden bir kamyon.. (Müzik sesi yapar) altına alıyor Cüneyt ağbiyi.. Kör oluyor kör.. Artık o, kör bir kemancıdır!.. Ona acıma, gözleri açılacak sonunda.. Bana acı asıl.. Dublör benim!.. Kamyon bana çarpıyor, Cüneyt ağbi yatıyor.. Sahneyi yeniden çekiyorlar, kamyon bana çarpıyor, Cüneyt yatıyor.. Beğenmiyorlar yeniden çekiyorlar, kamyon yine bana çarpıyor.. Cüneyt yatıyor!.. Türkan'ın sevgisi sahte değildir.. Babasının karşı koymalarına rağmen, Cüneyt'in çalıştığı, kör keman çalıp arabesk söylediği meyhaneye gelmektedir, her gece. Buraya dikkat.. Yeşilçam'da bir kahve vardır, siz görmediniz oraları.. O kahvede bizim figüran takımı bekler.. (Duygulanır..) Bir rol verilir umudu ile beklerler.. (Yeniden neşeli.) İşte o kahvede, günlerdir bir rol verilir umuduyla bekliyoruz.. Bir minibüse doldurdular hepimizi.. Yallah Sarıyer sırtlarındayız.. İşte o meyhanedeki içki içenleri oynayacağız.. Hani dedim ki, madem içki içenleri oynayacağız, filme uygun olarak sosyal gerçekçi olsun, baştan bir iki kadeh atalım.. Tam bizim sahne geldi ki hepimiz zom, aynen.. O Memduh olacak bağırdı!.. Recisör.. "Ben sizden meyhanede içer gibi yapacak adamlar istedim.. Bunlarla olmaz.." Ben de vallaha da billaha da sırf latife olsun diye, kolumla da destekleyerek "Yeşilçam'da ayık adam bulursun!." demiş bulundum. Birden, başta Memduh ağbi olmak üzere, setçisi, ışıkçısı, kameramanı ve hatta Cüneyt'in üstüme doğru geldiklerini gördüm.. Fatma abla var ya, o da çekimi seyrediyormuş, ayakkabıyı çıkarttığı gibi yallah üstüme!. Yer misin yemez misin? Hani, Cüneyt karateci ya, kolumu kırmaya çalışıyor, Fatma topuklusuyla başıma, hele o Türkan yok mu, bi de hanımefendi derler, ........................vuruyor tekmeyi.. Memduh ağbi desen, durmadan kafa atıyor!.. Tam bayılıyordum ki Memduh'un şunu söylediğini duydum: "Bu ......!" Yani beni! "Bu delikanlıyı, en seri vasıtayla İstanbul il sınırları dışına çıkartın, bu yaştan sonra hapishanelere giremem!" Gözümü açtığımda burdaydım, Ankara'daydım.

16.10.2007

posted under by ocean

CAN ATEŞİNDE KANATLAR

posted under by ocean
(us-lularla seyrimiz hürmetine tekrar;14.10.2007,15:00)


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın sezonda seyirciyle buluşturduğu ve Mevlana’nın hayatından hareketle Turgay Nar’ın yazdığı “Can Ateşinde Kanatlar – Mevlana” adlı oyun…
Can Ateşinde Kanatlar, Şems-i Tebrizi’nin şüpheli kayboluşunun ardından Mevlana’nın bu “ezeli” dostunu arayışını konu alıyor. Dağınık haldeki mitos parçalarını ve tarihsel karakterleri evrensel bir tema etrafında bir araya getiren Turgay Nar, Mevlana’nın yolculuğu ile Simurg’a ulaşmak isteyen otuz kuşun yolculuğu arasında bir paralellik kurguluyor.Mevlana’nın yolu uzun ve menzili uzaktır. İnsan ömrünün engebelerine eşdeğer merdiven basamakları olan vadileri geçmek zorundadır. Mevlana, çile vadilerini aşarak sürdürdüğü yolculuğunda Hallac-ı Mansur, Derviş, Ömer Hayyam, Feridüddin Attar, Zümrüdüanka, Zerdüşt, Hititli Yontucu, Yunus Emre, Menocchio, Can Kıyıcı ve Seyyid Nesimi ile karşılaşır. Mevlana onlarla birlikte sıfatların sırrını çözüp varlık perdelerini aralamaya çalışır.S.Bora Seçkin, Yiğit Sertdemir’in rol aldığı oyunun dekor tasarımı M. Nurullah Tuncer’e, kostüm tasarımı Tomris Kuzu, ışık tasarımı Mahmut Özdemir, efekt tasarımı Esrin Aşar ve dramaturgisi Gökhan Aktemur’a ait.

Ümraniye Haldun Alagaş Sahnesi Ekim Ayı Oyunları

posted under by ocean

Ümraniye Sahnesi
13 Ekim Cumartesi

15:00
DİVANE AĞAÇ (YUNUS EMRE)

20:30
DİVANE AĞAÇ (YUNUS EMRE)

14 Ekim Pazar

15:00
DİVANE AĞAÇ (YUNUS EMRE)
-------------------

17 Ekim Çarşamba
15:00
KİM KİMİ KİMLE
20:30
KİM KİMİ KİMLE

18 Ekim Perşembe
20:30
KİM KİMİ KİMLE

19 Ekim Cuma
20:30
KİM KİMİ KİMLE

20 Ekim Cumartesi
15:00
KİM KİMİ KİMLE
20:30
KİM KİMİ KİMLE

NE DİYORSUUUN DEVAM EDİYOR

posted under by ocean


DÜŞÜNÜYORUM!!


SEN?


Bir dekor olsaydınız, hangi oyunda ne olmak isterdiniz?


ŞEHİR TİYATROLARI

posted under by ocean


Şehir Tiyatroları Sahneleri

K.HALDUN TANER SAHNESI
216 349 04 63
H.MUHSIN ERTUĞ. SAHNESI
212 240 77 20
GAZİOSMAPAŞA SAHNESI
212 578 60 67
F.REŞAT NURI SAHNESI
212 526 53 80
HARBİYE CEP TIYATROSU
212 240 77 20
ÜMRANİYE SAHNESI
216 634 26 70
AÇIK HAVA SAHNESİ
212 232 16 52
KAĞITHANE SADABAD SAHNESİ
212 321 73 95
ÜSKÜDAR KEREM YILMAZER SAHNESİ
216 492 90 84

Divan Şairinden Bir Müzikal

posted under by ocean
Prof. Dr. İskender PalaLeyla İle Mecnun "Aşkın Gizli Tarihi"Yöneten: Ali TaygunDekor Tasarımı: Ali Cem KöroğluKostüm Tasarımı: Ali Cem KöroğluMüzik: Yalçın TuraIşık: Önder BaykulDramaturg: Tarık GünerselHareket tasarımını: Pınar AtaerOrkestra şefi: Erdem ÇöloğluKoro şefi: Gökçen Koray

Oynayanlar:Tülay Uyar (Leyla), Caner Akın (Mecnun),Meddahlarbaşı Metin Çoban, Ergun Işıldar; Leyla (Soprano), Nazlı Deniz Boran, Tülay Uyar, Serap Göğüş, Gökçe Es Kılıç,Ece Yönt;Leyla (Meddah), Gökçe Eskılıç, Özgül Sağdıç, Berna Anıl, Yasemin Güvenç, Sibel Mutlu, Özge O'neill, Nurdan Kalınağa, Zeynep Özyağcılar; Leyla (Dansçı), Senem Oluz; Mecnun (Tenor), Caner Akın, Bilal Doğan, Mete Taşın; Mecnun (Meddah), Burak Demir, Barış Aydın, Emrah Bozkurt, Özgürefe Özyeşilpınar, Murat Taşkent;Mecnun (Dansçı), Murat Kalfagil, Mustafa Tutuş; Mülevvah, Toron Karacaoğlu, Tolga Coşkun; Mülevvah (Bas), Alp Köksal, Mehmet Tıknaz; Mecnun'un Annesi, Zuhal Yunga (alto), Berna Anıl (Mezzo Soprano),Leyla'nın Annesi, Güzin Özyağcılar, Berna Adıgüzel; Leyla'nın Babası, Tankut Yıldız; Nevfel, Ersin Umulu; İbn Selam, Barış Çağatay Çakıroğlu; Avcı, Göksel Arslan;Avcı (Dansçı), Okan Patırer; Meddahlar, Ece Okay, Berna Adıgüzel, Işık Yönt, Suphiye Günaltay (Soprano), Ece Yönt (soprano), Berna Anıl (Mezzo Soprano), Bahar Özge Göze (alto), Cihan Kurtaran (tenor), Berk Samur (tenor), Tolga Coşkun (bariton), Özgürefe Yeşilpınar (bariton); Dansçılar, Murat Çoruh, Doğan Şirin, İbrahim Ulutaş, Serhat Kural, Mete Taşın (tenor), Arda Alpkıray, Başar Engin Tuğut, Pınar Alkan, Selin Türkmen, Gülçin Akhan, Gülsem Mutlu, Senem Yıkılmaz, Koro; Aslı Sekil (Soprano), Ahu Karaduman (soprano), Nazlı Gülüm Köker (mezzo soprano), Zeynep Begüm Torunoğlu (alto), Mete Taşın (tenor), Burak Bayraktar (tenor), Alp Köksal (bariton), Mehmet Tıknaz (bas), Orhan Onur Özcan (tenor) rol alıyor.

Konusu:Oyunumuzun konusu kısaca şöyle: "İki genç birbirine âşık olur. Bunun üzerine görüşmeleri engellenir. Kays Leyla'dan vazgeçmek istemez. Davranışlarını garipseyen etraf ona 'Mecnun' demeye başlar. Delikanlı 'Leylâ' için her şeyi yapmaya hazırdır. Âşıkların birliğini savunanlar engel olanlarla çatışmaya başlar…"




İSKENDER PALA NELER YAPMIŞ (Üstün Akmen)

İskender Pala, bilinen masalın, bilmediğimiz yanlarını deşmeye çabalamış. İnsanlarımıza unuttukları değerleri yeniden anımsatmayı hedeflemiş. Aşkın anlamı, tanımı üzerinde durmuş, sonuç olarak aşkı “kendinden vazgeçmek” olarak betimlemiş. Kendinden vazgeçtiğin an aşkın başlayacağını savlamış, günümüzün önemli şairlerinden Ataol Behramoğlu'nun aksine “aşk tek kişiliktir” demiş. Aşkı bir giz olarak yüceltmiş. Birbirlerine kavuşamayan ve aşkları uğruna ölen iki gencin öyküsünü oyun metni olarak şiir biçiminde uyaklı ve ölçülü kaleme almış. “Fuzuli'yi ve vaktiyle bu topraklarda pedagojik bir işlev gören Leyla ile Mecnun öyküsünü azıcık anlaşılır kılmayı” amaçlamış. Dünle bugünü buluşturmak istemiş. Emek vermiş. Nedendir bilemem, günümüz Türkçe'si üzerinde hiç titizlenmemiş, ama hiç kuşkum yok ki çok terlemiş.


ORKESTRA; DANSÇILAR, OYUNCULAR, ŞANCILAR VE ZEYNEP ÖZYAĞCILAR

(Üstün Akmen)

Bu arada, gerek Rengim Gökmen yönetiminde kayda giren Cemal Reşit Rey İstanbul Senfoni Orkestrası'nı, gerekse Erdem Çöloğlu yönetimindeki canlı orkestrayı yürekten kutlamak isterim. Diğer taraftan, 90 civarındaki oyuncu, dansçı ve şancıyı ciddiyetlerinden, emeklerinden dolayı keşke olanağım olsa da yanaklarından birer birer öpebilsem. Tenor Caner Akın, o ıpıl sesiyle bu kere de tiyatro seyircisini sarıp sarmalamakta. Soprano Tülay Uyar'ı 2004 Siemens Opera yarışmasında ikincilik ödülünü aldığı günden bu yana izliyorum. Renkli ses yapısıyla hiç kuşkum yok ki esere büyük destek vermekte. Alto Zuhal Yunga da, Mecnun'un Annesi'nde başarıyla buluşuyor. Güzin Özyağcılar'ı, Ergün Işıldar'ı, Metin Çoban'ı kalabalık kadro içinde bir adım öne çıkanlar arasında rahatlıkla sayabilirim. Toron Karacaoğlu Usta'yı yeniden sahnede görmekse, seyirciye gerçekten büyük bir keyif vermekte. Gökçe Eskılıç, Özgül Sağdıç, Berna Anıl, Yasemin Güvenç, Sibel Mutlu, Özge O'Neill, Nurdan Kalınağa, Zeynep Özyağcılar'dan kurulu Meddahların hepsi birbirinden başarılı da, ben gene de Zeynep Özyağcıların özellikle Leyla'nın ölümü tablosunda beni çok etkilediğini söylemeden duramayacağım. Zeynep Özyağcılar'ın gerek dans, gerekse oyunculuk açısından birbirleriyle başarı yarışındaki “sekiz gencecik fidan” arasında sivrilmesi, bir anlamda tiyatromuzun geleceği açısından seyircinin yüreğine sular serpmekte. Öğrenebildiğim kadarıyla, “Leyla ile Mecnun” Zeynep Özyağcılar'ın ilk profesyonel oyunuymuş. Onun, olası önyargılarının dikenlerini oyun içinde kopartmasını izledim ve sevdim. Leyla'yı elbette yönetmeninin buyrukları doğrultusunda, ama kendi iç gözüyle görerek değerlendirmesiniyse pek beğendim. Ve de kendisini merceğimin altına yerleştirdim.
Özetlememi isterseniz, çağımızda neredeyse kurumakta olan gönüllerinizdeki sevgi duygusunun yeniden yeşermesini isterseniz; eski ile yeninin iç içe geçmesinden keyif alanlardansanız; farklı müzikal yönler sizin de ruhunuzu gıdıklıyorsa; modern klasik batı müziği özelliklerine sahip klasik Türk müziği nasıl olur; hepsi klasik Türk müziği makamları üzerinde kurulmuş bir müzik, polifonik olarak nasıl icra edilir; Türk halk oyunları, Türk tasavvuf müziği, klasik müzik ve bale enstrümantal, şan ve koral olarak nasıl bir araya getirilir diye bir merakınız varsa; bir yerde Alevi semahı, bir yerde zikir nasıl birleşir görmek istiyorsanız bu müzikli oyunu mutlaka izleyin. Değilse, Shakespeare'den kısa bir süre önce yaşamış, bugün de bazı dörtlükleri dışında kimsenin hakkında fazla bir şey bilmediği bir Türk şairinin, Fuzuli'nin “Leyla ile Mecnun”u diye gene izleyin. Bana inanıyorsanız pişman olmayacaksınız.

İzleyici Yorumları:
  • İskender Pala yaşayan en büyük edebiyatçılarımızdan...ne mutlu bize ki tiyatro alanında da eserlerini izleme imkanı bulabiliyoruz.çok teşekkürler her şeyden önce .harika bir oyun.harika bir hikaye.fuzuli başlıbaşına bir efsane.tebrikler
  • Leyla Mecnun müzikali türkiyede bir ilk dünyada örneklerini izlemiştim ama bizim kendi özümüzden olan bir konuyu bu şekilde sahneye koymak gerçekten büyük başarı olmuş.herkeze yeni kapılar açıcağa kesin gerek tiyatrocular olsun gerek dansçılar bütün kadro tambir bütünlük içersindeydi.oyunda akıcılık çok hakim.ışıklar bazı sahneleri çok ön plana çıkartmış ve güzel bir bütünlük ağlanmış.ali taygunu kutluyorum.gidilip görülesi bir oyun olmuş
  • Leyla ile Mecnun'a hemen bir bilet aldım ve gittim, oyun çok güzeldi tiyatroda tanıdığım oyuncuları gördüm çok sevindim örneğin:burak demir ve özgür efe özyeşilpınar iki güzel oyuncu ve tabi ali taygun tabi diğer sanatçılarımızıda hafife almayalım ama ben daha çok bu üç tiyatrocunun içinde olduğu oyunları çok seviyorum......
  • Az çok divan edebiyatından anlayanlar için oyun mükemmel...tabii o ufflayıf puflayanlar beyitlerin anlamını kavrayamayan ve meyve veren ağacı taşlayan "küçük" çocuklar gibidir...ayrıca aruz kalıbından bihaberlerin kalkıp da müziklere laf söylemesi ise tam bir fecaat...bu oyun tekrar tekrar izlenilmeye değer...tabii daha sonra gittikçe "sanayileşen" aşklara ne kadar inancınız kalır; orası muamma...
  • Gerçekten mükemmeldi. Her ne kadar oyunarasında böyle aşk kaldımı dese deannem tenor ''caner akın'' öylesine mükemmel veunuttuğum şeyleri canlandırdıki kalbimde evetdedim var
  • Bir aşk bu kadar güzel anlatılır denilecek tarzda bİR oyundu. Beyitlerin müzikle buluşması ise onları çok daha güzel kılmış.Gerçekten edebiyattan biraz da olsa anlayan insanların yüzde yüz zevk alarak izleyeceğine eminim.Oyun aslında bugün aşkın ne kadar yozlaştığının da bir kanıtı.Bizler için böyle aşklar imkansız olsa da tiyatroda kısmen de olsa o aşkın sizlerin de yüreklerınizde yer bulduğunu göreceksiniz.Divan edebiyatının aşk şairi Fuzuli ye ve İskender Pala ya sozsuz teşekkürler biz edebiyat öğrencilerine ve edebiyat severlere tüm bu güzellikleri dile getirdikleri için

Şehrin Perdeleri Açıldı

posted under by ocean

Şehrin perdeleri açıldı!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları 2007-2008 Tiyatro sezonunu 3 Ekim 2007 Çarşamba günü oyunlarını Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi, Kadıköy Haldun Taner Sahnesi, Kağıthane Sadabad Sahnesi, Fatih Reşat Nuri Sahnesi, Ümraniye Sahnesi Gaziosmanpaşa Sahnesi olmak üzere toplam 6 sahnede seyircisi ile buluşturdu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları 2007-2008 Tiyatro sezonunu 3 Ekim 2007 Çarşamba günü oyunlarını Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi, Kadıköy Haldun Taner Sahnesi, Kağıthane Sadabad Sahnesi, Fatih Reşat Nuri Sahnesi, Ümraniye Sahnesi Gaziosmanpaşa Sahnesi olmak üzere toplam 6 sahnede seyircisi ile buluşturdu.

İBB Şehir Tiyatroları, yeni sezona, Turgay Nar’ın yazdığı Hüseyin Köroğlu’nun yönettiği DİVANE AĞAÇ (Yunus Emre), Turgay Nar’ın yazdığı S.Bora Seçkin’in yönettiği CAN ATEŞİNDE KANATLAR (Mevlana), İ. Ahmet Nuri Sekizinci’nin yazdığı Engin Gürmen’in yönettiği CEZA KANUNU, Feraizcizade Mehmet Şakir’in yazdığı Erhan Yazıcıoğlu’nun yönettiği. İLK GÖZ AĞRISI, Haldun Dormen’in yazdığı ve yönettiği KANTOCU, Dersu Yavuz Altun’un yazdığı Eftal Gülbudak’ın yönettiği DOĞ GÜNEŞİM DOĞ (Çocuk Oyunu) ile sezona merhaba dedi.

HÜSEYİN KÖROĞLU "Oyuncu olmaya çalışıyorum ve çalışacağım"

posted under by ocean

1964 yılında K.K.T.C.’ de dünyaya geldim. Ailem, şimdi olduğu gibi çiftlik işleri ile uğraşmakta idi. Diyebilirim ki, liseyi bitirene kadar bir çiftlikte yapılabilecek her türlü işi yaptım, aynı zamanda da okula gittim. Örneğin, koyun kırkmaktan tutun da, traktör kullanıp tarla sürmekten, el ile tarlaya arpa, buğday saçmaya kadar (tarlanın ekilmesi) yapmadığım iş kalmadı. Öyle parlak bir öğrenci de değildim. Sınıfımı geçebilecek kadar not alıyordum o kadar. Zaman dardı,ev işleri çok yoğundu, bu yüzden oturup ders çalışma lüksüm hiç olmadı. Nur içinde yatsın babam, sene sonunda bana “sınıfı geçtin mi?” diye sorardı, ben de “Geçtim…” derdim, o kadar. Aramızda okul ile ilgili konuşma sadece bu kadardı. İlkokulu ve ortaokulu Gönendere’de okudum. Yani doğduğum köyde. Daha sonra da liseyi okumak için Lefkoşa Türk Lisesi’ne gittim. İşte ne oldu ise orda oldu ve daha lise birinci sınıftayken kendimi okulun müsamerelerinde sahneye çıkarken buldum. Zaten çocukluk yıllarımdan beri oyuncu olmak istiyordum. Bizim köyde, yani Gönendere’de, bir yazlık sinemamız vardı. Hiç unutmam sinemanın adı da “HÜRRİYE” sineması idi. İki ortak çalıştırıyordu sinemayı. Kahveci Hasan dayı ve Nuri dayı. İkisi de şu anda hayatta değil. Nur içinde yatsınlar. Cumartesi akşamları benim için sanki bir karnavaldı. O sinemada bilet bile sattım ben. Kemal Sunal’ı, Kartal Tibet’i, Yılmaz Güney’i, Ayhan Işık’ı, Türkan Şoray’ı, Fatma Girik’i, Hülya Koçyiğit’i ve daha pek çok sanatçıyı “Hürriyet” sinemasında izledim. Eve gelince de aynanın karşısına geçip “Senin onlardan ne eksiğin var?” diye sorardım kendi kendime. Çok mutluyum, çünkü nur içinde yatsın Kemal Sunal ve Kartal Tibet ağabeylerimle, sinemamızın sultanı Türkan Şoray ve daha birçok sanatçı ile sinemada, televizyonda çalışma fırsatı buldum. 1982 yılında liseyi bitirdim. Babam şeker hastalığı nedeniyle o sıralar pek sağlıklı değildi. Ne yazık ki kendine de pek dikkat etmiyordu. Tahmin edeceğiniz gibi yememesi gereken şeyleri de yiyordu. O günlerde bile kesinlikle okumam gerektiğini söyledi bana. Okumam için hep annemin desteğini aldım, annem bana hep “Sen bilirsin oğlum.” derdi. Tabir yerinde ise annem bir ağa kızı idi. Hani, tuttuğunu koparanlardan. Evine bağlı, çocukları için saçını süpürge edenlerden. Toprağına bağlı, sabırlı, sevgi dolu. Sadece ailesini düşünenlerden. Rahmetli babam bir gün anneme demiş ki “Mukaddes, sana üç tane armağan bırakıyorum.”. Bu armağanlar ben ve kardeşlerim Salih ve Koray’dır. Salih ve Koray K.K.T.C.’de yaşıyorlar. Salih gelinimiz Pembe ile evli ve Emirkan isminde de bir yeğenimiz var. Koray, K.K.T.C.’nin son dönemindeki kargaşanın tam içinde. Umarım, Kıbrıs sorunu hallolur ve o da geleceğine umutla yelken açar. Özellikle sevgili Derviş amcama ayrı bir sayfa açmalıyım. İnanın yeri geldi ayağındaki ayakkabısını sattı bana kitap aldı, yeri geldi kilometrelerce mesafeyi gözünü kırpmadan yürüdü, evliliğini bir cümle yüzünden bitirdi ve iyi yetişmemiz için, sanki bir melek gibi bizlere hayatını adadı. Derviş amcam olmasa idi, ben konservatuara gidemezdim, çünkü babam hasta idi, o sıralar da (Yıl 1982) kardeşlerim çok küçük olduğu için onları kime emanet edebilirdim ki? Yaşadığım sürece ne yaparsam yapayım sevgili Derviş amcama olan minnet ve vefa borcumu ödeyemem. Adı gibi “DERVİŞ” bir insan. İnsan gibi İNSAN. Yeryüzünde amcam gibi insanlar azaldığı için, dünya bu halde diye düşünüyorum. Benim için bir rüya olan konservatuar sınavına uzun ve çetrefilli bir mücadeleden sonra girdim ve kazandım. İnanın, konservatuar “Tiyatro” bölümünü kazanmam bence bir mucize idi. Söz, ilerde sizlere nasıl hazırlanıp, sınavı nasıl kazandığımı yazacağım. Konservatuar yılları da ayrı bir konu tabii ki. Dört yıllık bir eğitimden sonra okulu bitirdim. Birçok anım var. Hüzünlerim, sevinçlerim, umutlarım, umutsuzluklarım, sevgililerim. Hocalarımız da çok değerli hocalardı. Cüneyt Gökçer, Bozkurt Kuruç, nur içinde yatsın Asuman Korat, Lemi Bilgin . Ayrıca ses, eskrim, hareket, diksiyon hocalarımız vardı. Dolu dolu dört yıl yaşadım Ankara’da. Gençlik yıllarım Ankara’da geçtiği için, karakterim de orda şekillendi diyebilirim. Bilenler bilir, Ankara’da eskiden dostluklar çok önemliydi… Sınıf arkadaşlarımdan çok azı ile görüşebiliyorum. Hayat, her birimizi başka bir yere fırlattı… Cebelleşip duruyoruz… Okulu bitirdikten sonra kendime bir yıl yaşama payı ayırdım. 1987 yılında da askerlik görevimi yerine getirmek için K.K.T.C.’ye gittim.
Temel eğitimimi “Gülseren Eğitim Kampı”nda tamamladım ve meşhur (K.K.T.C.’li olanlar bilir.) Lokmacı Barikatı’nda askerliğime başladım. Meşhurluğu sınırda oluşu ve koşullarının oldukça zor olmasından kaynaklanıyordu. Askerlik dönemimde Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’ndan gelen bir teklif ile kendimi “TUZAK” adlı oyunda buldum. Tabii askeriyeden özel izin alarak. Bu oyun ile ilgili anılarımı oynadığım oyunlar bölümünde bulabilirsiniz. Sonra ver elini Şehir Tiyatroları. Tiyatroya girdiğim yıl şu anki sevgili eşim, pardon sevgilim Şenay ile karşılaştım ve karşılaşma o karşılaşma… Efendim, ben eşime hep sevgilim derim. Bunu belirtmek istedim, yanlış anlaşılmasını istemediğim için belirteyim istedim. Saygıyı hep ön planda tutarak sevgimizi yaşıyoruz diyebilirim. Önemli olan bir elmanın yarısı olabilmek. Birbirinizi pozitif anlamda tamamlayabildiğiniz ve sorumluluklarınız dışında sevgilinizin özgürlüklerine saygı ile fazla müdahale etmediğiniz sürece hep bulutların üstünde yaşarsınız. Bir yanda oyunlar ve film çalışmaları sürerken Şenay ile 1991 yılında evlenmeye karar verdik ve 1991 yılında evlendik. İstanbul’da henüz o baş döndürücü hıza ulaşmadan Şenay ile karşılaşmam inanın hayatımı kurtardı diyebilirim. Yani, hiç bir şey tesadüf değil. Çocuk konusunda ailemizin baskılarına aldırmadan uzun süre direndik. Sonunda kendi isteğimiz ile karar verdik ve 1999 yılında Alara’mız dünyaya geldi. Şimdi nerede ise 4 yaşında olacak, abileri ablaları haberiniz olsun artık kendisi yuvaya gidiyor. Bir anlamda okullu oldu sayılır. Bizim ailede bir de doğum günlerimiz çok ilginçtir. Üçümüz de ikizler burcundanız. Alara 11 Haziran, ben 18 Haziran, Şenay da 20 Haziran günü doğduk. Yazıyorum, haberiniz olsun hani (: … Sevgili dostlar kısaca böyle işte. Halen İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda oyuncuyum. Sanatçıyım diyemiyorum, çünkü elini sallasan sanatçıdan geçilmiyor, ben sadece “OYUNCU” olmaya çalışıyorum. Son nefesime kadar da “OYUNCU OLMAYA ÇALIŞACAĞIM”. Hepinizi sevgi ve saygı ile gönülden öpüyorum. DOSTLUKLA… Hüseyin Köroğlu’na ulaşmak için info@huseyinkoroglu.com adresine bir e-posta atmanız yeterli.

GÜLEN VE AĞLAYAN YÜZLERE

posted under by ocean
AĞZI ÇİÇEKLİ ADAM- Ölüm, garip, iğrenç, korkunç bir böcek olsa ve yoldan geçen birinin yakasına konsa. Siz de onu görseniz. Yolda durup: “Affedersiniz, müsaade eder misiniz? Yolunuzu kestim ama üzerinize ölüm konmuş” demez misiniz? Şöyle iki parmağınızı uzatıp, onu fırlatıp atmaz mısınız?Ne mükemmel olurdu değil mi?Fakat ölüm bir böcek değil. Bu gelip geçenlerin arasında bir çokları onu üzerlerinde taşıyorlar, ama görünmüyor. Onun için de korkusuz, rahat rahat dolaşıp, yarınki, yarından sonraki hayatlarını kuruyorlar.Örneğin Ben.Biraz gelir misiniz?Şu fenerin altına gidelim. Orası daha aydınlık.Bakın, şurada bıyığımın altına, dudağımın üstende pek hoş duran küçük çiçeği görüyor musunuz? Doktorlar buna ne diyorlar, biliyor musun? Oh! Çok hoş bir adı var. Karamela gibi tatlı bir ad: Epithelioma. Söyleyin benimle beraber, siz de tadını duyacaksınız. “EPİTHELİOMA”: Çiçeklere takılan adlara da benziyor, değil mi? Nedir bu biliyor musunuz? Ölüm.Geçerken bu çiçeği dudağıma yapıştırı verdi. “Hatıram olsun” dedi. Arkasından da şunu ekledi. “Beş altı aya kadar gelirim”Şimdi söyleyin bana: Bu çiçek ağzımın içindeyken, sâkin, sessiz köşemde otura bilir miyim? Söylüyorum bunu karıma, soruyorum? “Nedir benden istediğin? …………………………………. Benimle beraber ölmek istiyormuş!Salak!Herhalde evde oturacak değilim, vitrinleri seyretmeliyim, tezgâhtarların el çabukluğuna hayran olmalıyım… Çünkü kafam bir an boş kalırsa, çevremdeki bütün hayatı yok etmeyi düşünebilirim. Örneğin sizin gibi son treni kaçırmış, hiç tanımadığım birini tabancamı çıkarıp şuracıkta öldürebilirim Korkmayın böyle bir niyetim yok.Şaka yaptım.Kayısı zamanıdır şimdi. Nasıl yersiniz onları? Üzerindeki incecik zarıyla mı? İkiye bölersiniz, biraz sıkınca meyva, ıslak bir çift dudağa benzer.Ah! Ne güzel şey.Bana bir iyilik yapın: Yarın sabah erkenden gideceğiniz o küçük köyün istasyonunda trenden indikten sonra evinize kadar yürüyün. Yolda üzerinde pırıl pırıl kırağı parlıyan bir demet yeşilliği koparın, koparın ve sayın. Kaç tane ot koparmışsınız o kadar yaşayacak günüm var demektir.Ama ne olur, demek biraz kalın olsunİyi geceler…AĞZI ÇİÇEKLİ ADAM / J.Pirendello



-Annee,ben çıkıyorum!-Tamam yavrum geç kalma!-Yok anne,hemen çıkıyorum…
Yılmaz Erdoğan-Bana Bir Şeyhler Oluyor

BETÜL ARKIN "YALNIZLAR EVİ" TİRADI

posted under by ocean

-Alo buyurun… hmm peki anlıyorum ama şu anda boş odamız yok. Bir düğün bekliyoruz. Bu düğünle 2 kişilik boş yer olacak. Biz size tekrar döneriz. İyi günler.(yanına biri gelir, gülümsemeye devam edip gelene oturacağı yeri gösterir.)-aaa sinemcim hoş geldin hayrola bi sorun mu var?(telefon çalar ve kız yine aynı tikilikle konuşur)- alo buyurun yalnızlar evi. Üzgünüz şu anda hiç boş odamız yok. Size de iyi günler…(telefonu kapatıp kıza döner)-kusura bakma. Hıh evet nerde kalmıştık? Tamam buldum, canını sıkan bir problem mi var?-… (kız anlatmaya başlar.)- anlıyorum. Zor olsa gerek insanın ailesini bir gecede kaybetmesi. Ben de o depremde birçok yakınımı kaybettim. Kader… peki bir yakının ya da akraban falan yok mu buralarda? Yanlış anlama sadece meraktan soruyorum.-…-neyse dilersen burayı gezebiliriz seninle. Hem buradakileri tanımış olursun hem de canının sıkıntısı gider. Hadi kalk bakalım…
- bak bu Halit amca. Çok iyi adamdır. O da seni gibi ailesini bir gecede kaybetmiş. Bir trafik kazasıyla.. eş-dost dediği kişilerin hiçbirinden de bir hayır göremediği için buraya gelmiş. Böyle sessiz sakin durduğuna bakma usta bir komedyendir kendisi.-aaa bak bu da elif. Tanışmış mıydınız siz?-…-eğer tanışmış olsaydınız şu yalnız kalma isteğin de giderdi eminim. Çok dost canlısı biridir. Zaten bu yüzden burada.. arkadaşları için yapmadığı şey kalmamış. Ne zaman ki bir arkadaşının başı dertte olsa elinden gelen her şeyi yapmış. Ama gel gör ki arkadaşları onu arayıp bir teşekkür etmemiş ya da telefon edip nasılsın dememişler. Ama o hala onları savunur bize. “Arkadaşlarım beni yalnız bırakmadılar. Dost kara günde belli olur diyorlar ya işte o yüzden şimdi yanımda değiller. Benim hiç kötü bir günüm olmadı” diyor. Sevdiği insanlar için yapmayacağı şey yok.- bak bu da murat abi. Çok ters aksi bir insandır kendisi. Ama yine de sevilir ne hikmetse. Yanına dertleşmeye gelenleri “gidin başımdan. Şuraya bak yalnız kalıp kafamızı dinleyelim diye geldik bir rahat yok” diye tersler ve yakınır böyle işte. Aslına bakarsan kimseye zararı dokunmaz. Kendi halinde biridir. Hatta zaman zaman buradaki yaşlı kimselere yardım bile eder.-işteee bunlar da o meşhur çiftimiz. İkisi de birilerini sevmiş karşılık görememişler. Eğer bir sevgilimiz yoksa biz de yalnızız öyleyse demişler gelmişler buraya. Burada birbirlerinin acılarını paylaşmışlar. Zamanla da sevmişler birbirlerini. Yaa görüyorsun işte neye niyet neye kısmet…-gel oturalım şöyle. Bak canım insan dediğin başkasına ihtiyacı olan bi varlıktır. Yalnızlığı sevdiğini söyleyen biri bile insanların kendisiyle ilgilenmesini, ya da kalabalık bi ortamda bulunmayı sever. Hani demişler ya yalnızlık Allah’a mahsus diye. İşte aynen öyle…

STANİSLAVSKİ

posted under by ocean

STANİSLAVSKİ’NİN OYUNCULUK YÖNTEMİ Stanislavski’nin oyunculuk yöntemi natüralist anlayışa dayanır. Natüralist anlayışta tiyatro çevreyi yansıtan bir ortam olarak düşünülür. Stanislavski natüralist tiyatro anlayışının en önemli ustalarından biri olarak tanımlanırsa da, onu yalnızca bu kalıp içinde görmek eksiklik olacaktır. Stanislavski’nin yöntemi tüm sahne sanatını kapsar. O sahnenin uygarlaştırıcı toplumsal görevini vurgulamış, etiğini kurmuş, ve her şeyden önemlisi de, tiyatro sanatının kolektif olması gerektiği kuramını yaratmıştır. Stanislavski’nin kuramları en geniş kapsamıyla düşünülmelidir. Bu kuramın temelinde oyuncunun yöntemi yaratan kişiyi taklit etmesi veya sahnede ancak gerçek yaşamı canlandırması gereği yoktur. Stanislavski yöntemini kullanmak için ille de natüralist olmak gerekmez. Sanatçının tuttuğu yol ne olursa olsun,o sanatçı;Stanislavski’nin yöntemini kullandığında,insan duygularına,davranışlarına ve konuşmalarına varabilecek,böylece rolüne inandırıcı bir yorumla yaklaşabilecek,rol kişisinin iç dünyasını yaratabilecektir. Stanislavski’nin oyunculuk yöntemi sınırları kesin çizgilerle belirlenmemiş sapmalara izin veren, esnek bir oyunculuk yöntemidir. Yöntemin ana şartlarına sadık kalmak şartıyla her eğitici ya da aktör kendi özelliklerine göre bu yöntemden yararlanabilir. Ancak yöntemin temeli kesindir bu da sahne üzerinde ruhun yaşatılmasıdır.Stanislavski’nin yönteminin çıkış noktası da budur. Ona göre günlük yaşantımızda her gün karşılaştığımız olaylar karşısında belirli tepkiler veririz. Tüm bu yaptıklarımız elimizde olmayan bir çeşit refleks hareketleri olarak ortaya çıkar. Günlük hayatta normal olarak davranan insanlar,bir topluluğun karşısına çıkınca kasılırlar, gereksiz hareketlere başvururlar. Stanislavski yapılacak olan şeyin sinir sistemini kontrol altına almak olduğunu söyler. Başka bir deyişle bilinç altında oluşan duygu ve düşünceleri bilince taşımak gerekir.Psikolojik hayatımızın üç asıl güç kaynağı vardır. Bunlar akıl, istem ve duygudur. Stanislavski bunlara “iç hareket ettirici güçler” adını vermektedir. Ona göre denetimimiz altında bulunmayan tüm duygular bilinç altıdır. Bir aktör için önemli olan da bu duyguları denetim altına alabilmektir.Stanislavski’nin oyunculuk yöntemine “Fiziksel Hareket Yöntemi” adını veriyoruz. Bu temel doğrudan hareketle oyuncunun yapacağı ilk şey rol kişisi ile kendi kişiliği arasında benzerlikler bulmaktır. Oyuncu ancak kendi karakterinde var olan duygu ve düşünceleri yansıtabilir.Stanislavski’ye göre aktör oynayacağı rol kişisini enine boyuna incelemelidir. Ancak tüm koşulları yerine getirdikten ve kusursuz bir mekanizmaya sahip olduktan sonra aktör sahne üzerinde gerektiği gibi oynayabilecektir.Stanislavski’nin oyunculuk yöntemi değişik bölümler içinde ele alınabilir. Esnekliği ve kişiye özel çalışılma biçimi ile buna olanak verir. Ancak ne tür bölümlemeye gidilirse gidilsin yöntemi iki ana bölüm içinde toplamak mümkündür. Birinci bölüm yöntemin iç mekanizması üzerine, ikinci bölüm ise dış mekanizması üzerine kuruludur.1-YÖNTEMİN İÇ MEKANİZMASI*Eylem(Aksiyon):Stanislavski bununla iç aksiyonu kastetmiştir. Stanislavski’nin bu terimi “niyet etme” ile karşılanmaktadır. İç aksiyon konuşmamıza bağlı olmadan sahne üzerinde konuşulan şeydir. Bu bir oyuncu konuşurken, dinlenirken yalnız başına sahnedeyken varolan bir şeydir. Bunu oyuncunun bir cümleyi söylerken veya bir hareketi gerçekleştirirken bunların içerdiği anlamın tam karşıtını ifade edebilmesi olarak da dile getirebiliriz.*Büyüleyici“eğer”: Stanislavski eğer sözcüğüne özel bir anlam yüklemiştir. Ona göre oyuncu her hangi bir rolü oynayabilmek için “Eğer ben onun yerinde olsaydım ne yapardım?” sorusunu kendine sormalıdır. Eğer sözcüğünün asıl büyüsü korkuya veya zora başvurmadan sanatçıyı bir şeyler yapmaya itmesindedir. ”Eğer” varsayımı oyuncunun yaratısını, düşüncesini ortaya çıkaracağı gibi aynı zamanda mantıki aksiyonu ateşleyen bir öğedir.*İmgelem: İmgelem bir oyuncunun teknik aracıdır, temelde bir oyuncunun sahip olması gereken en önemli yetisidir, hayal gücüdür. Stanislavski konuda çok kesin ve katı davranır. Hayal gücünden yoksun bir aktör için ne düşünürsünüz sorusunu kesin yanıtlar: “Bir aktör ya hayal gücünü geliştirmeli yahut tiyatrodan ayrılmadır.”*Dikkatin Toplanması (Konsantrasyon): Burada Stanislavski’nin anlatmak istediği genel anlamda bir konsantrasyon değildir, bu daha çok oyuncunun seçimi ve iradesiyle istediği yere dikkatini toplaması anlamına gelir. Stanislavski aktörler için 3 dikkat çemberi önerir. 1- Küçük dikkat çemberi 2- Orta dikkat çemberi 3- Büyük dikkat çemberi. Küçük dikkat çemberi oyuncuya en yakın olan alan, orta dikkat çemberi biraz daha geniş bir alan, büyük dikkat çemberi ise bütün salon ve sahneyi kapsayan bir alandır.
*Birimler ve Amaçlar: Stanislavski oyuncuların her hangi bir oyunu ele almalarında işlerini kolaylaştıran ve oyunu daha rahat çözümleyebilecekleri bir yöntem önerir. Bu yöntemin adını metnin birimlerini ve amaçlarını saptamak olarak belirtir.
*İnanma ve Gerçeklik Duygusu: Oyuncunun yaptığına inanması olarak da yorumlanabilir. Yalnız burada kastedilen oyuncunun yaptığını içtenlikle yapması değil, olayda gerçek bir taraf bulup onun üzerine bir inanç beslemesidir.
*Coşku Belleği: Stanislavski coşku belleğini “Bir zamanlar çeşitli etkilerle duyduğumuz heyecanların sizde yaşatılmasını sağlayan bellek”olarak tanımlıyor. Aktör itici güç olarak oyunun kendisini kullanarak coşku belleğini uyandırabilir ve gerekli yerlerde gerekli duyguların uyanmasını sağlayabilir.
*Duygu-Düşünce Alışverişi: Günlük yaşamda insanlar sürekli olarak nesneler ya da diğer kişilerle ilişki halinde bulunurlar. Kişinin kendi kendine kaldığı anlarda bile hiç olmazsa düşünceleri yoluyla bir takım kişilerle ya da nesnelerle ilişki halindedir. Stanislavski bu konuda şöyle der: “Eğer aktörler geniş bir topluluğunun dikkatini yakalayıp tutmak isterlerse kendi aralarındaki duyguların, düşünceleri, eylemlerin kesintisiz alış-verişini sağlamak için her türlü çabayı göstermelidirler. Bu alış-veriş için gerekli iç malzeme de seyircinin dikkatini tutmaya yetecek nitelikte ve çekicilikte olmalıdır.”
*Uyarlama: Uyarlama aktörün sahne üzerinde çok sık karşılaşacağı bir dizi olayları kapsar. Aktörler oyunun gerektirdiği koşullara göre tavır ve eylemlerini oyuna uydurmak zorundadırlar. Bir bakıma duruma uyma gereken amaca varmak için kullanılan bir aldatma yöntemi, bir bakıma da duyguların, düşüncelerin canlı anlatımıdır.
*Kesintisiz Çizgi: Hangi sanat dalını ele alırsak alalım her sanat dalında kesintisiz bir çizginin olması gerekir. Söz gelimi kolları, başı, gövdesiyle bir takım amaçsız hareketler yapan, konuşmalarını gelişi güzel bir sahnede söyleyen kişiye aktör diyemeyiz. Oyun esnasındaki bütün eylemler kesintisiz bir çizgi olarak düşünülmelidir. “… Aktörün dikkati sürekli olarak bir nesneden ötekine geçer. İşte odak noktasının bu sürekli değişimi kesintisiz çizgiyi oluşturur.” der
2-YÖNTEMİN DIŞ MEKANİZMASI
*Fiziksel Kişilendirme: Stanislavski’ye göre gövdesini ,sesini kullanamayan aktörün rolünün içsel yapısını ne kadar mükemmel yaratırsa yaratsın seyirciye gereği gibi aktaramayacağı bir gerçektir. Dışsal biçim olmadan aktörün imgelerinin ne içsel kişiliği ne de ruhu seyirciye ulaşmaktadır. Doğru ruhsal biçim bir kez belirlendiğinde, içsel kişilendirme imgeye uygun öğelerle işlenip örülerek rol kişisinin fiziksel yapısı ortaya çıkacaktır.
*Kasların Gevşemesi ve Anlatımlı Vücut: Bir insan olarak aktör istese de istemese de toplum karşısına her çıkışında sinirsel bir gerginlik içindedir. Bu sinirsel gerginlik kasların gerginliğini de beraberinde getirir.
Stanislavski aktörlerden gevşeyebilmek için sürekli olarak jimnastik ve dans derslerine önem vermelerini ister. Bu derslere gereken ilginin gösterilmesiyle aktörün gereksiz kas gerginliklerinden kurtulacağını savunur.
*Tutumluluk ve Denetim: Stanislavski’ye göre aktör her türlü gereksiz hareket ve jestten kendini arındırmalıdır. Rolün fiziksel yapısına gerekli biçim kesinliğini ancak bu koşullar kazandırabilir.Tutumsuz, rast gele hareketler oyuncunun kendisine doğal gelse bile oyununun yapısını bozar, oyununu abartır ve denetimsiz hale getirir. Her aktör jest ve hareketlerini Stanislavski’nin deyimiyle “kendisi onların değil, onlar kendisinin denetimi altında olacak biçimde kullanmalıdır.”
*Konuşma-Vurgulama-Tonlama: Stanislavski’ye göre aktörler boğumlamalarını, ses mekanizmalarını mükemmel hale getirmeli, seyircilerin kendilerini anlamalarını sağlamalı, söylediklerini onlara yeterince duyurmalıdır. Bir aktörün kendi dilinin özelliklerini bilmeden bozuk düzen konuşması sonrada sahneye çıkıp özgürlükten, ideallerden, aşktan söz etmeye çalışması seyirciye karşı yapılan haksızlıktır, saygısızlıktır.
*Hız ve Tartım: Hızı belirli bir ölçü içinde kararlaştırılan eşit uzunluktaki birimler arası vuruşlar, tartımı ise birimlerin niceliksel ilişkilerinin, kararlaştırılan belirli bir hız ve ölçüde birim uzunluklarına göre düzenlemek olarak tanımlayabiliriz.[30] Stanislavski’ye göre doğru hız ve tartım, baştan beri duygusal gelişimi hesaplamış, piyesin gerektirdiği tüm koşulları dikkate almış ve rol kişisiyle kendi kişiliği arasında gerekli yaklaşımları sağlamış aktörler için sorun değildir. Doğru hız ve tartım kendiliğinden oluşacaktır.
us-lu betül



TİYATRO ÜZERİNE İNCELEME-ARAŞTIRMA YAZILARI - Umut Ozgun Tezbasaran
Stanislavski Ve Yonetmenlik Anlayisi
Stanislavski varlikli bir fabrikatör aileden geliyor. Ailesinde sanatci olmamasina karsin, sik sik tiyatro seyredilen, hatta evde oyunlar oynanilan bir aileden geliyor. 1870-1880 yillari arasinda dönemin ünlü tiyatrolarindan olan Maly-Theater’de oyuncu cirakligi yapiyor.Stanislavski yöntemini iki ana cikis noktasini belirtmek gerekiyor. Birincisi, oyuncunun isini bir sanatsal yaraticilik olarak görmesi, ikincisi ise Anton Cehov ile yaptigi tarihsel isbirligi. Meiningen Toplulugu’nu 1885 ve 1890’daki Rusya turnelerinde izlemesi onun icin bir dönüm noktasi olusturuyor. 1897 yilinda karsilastigi V.N.Dancenko ile birlikte Moskova Sanat Tiyatrosu’nu kuruyor. Topluluk, dönemin genc yetenekli yazari Anton Cehov’un oyunlarini sahneleyerek büyük bir basari kazaniyor. 1888’de sahnelenen Marti, 1889’da sahnelenen Vanya Dayi, 1901’deki Üc Kiz Kardes ile 1904’deki Visne Bahcesi oyunlarinin sahnelenmeleri, tarihsel bir anit olarak kaldi ve uzun yillar Cehov yorumlanisinda baska sanatcilar icin cikis noktasi oldu. Cehov’un oyunlarinda fiziksel haraketten cok ruhsal durumlar, fiziksel eylemlerle doldurulmasi gereken dialog bosluklari, adeta kendileri birer duygu bellegi göndermesi gibi gecmiste yasayan kisiler, Stanislavski yönteminin karsiligi olan yöntemlerdir. Stanislavski’yi elestirenler, onun bu yönteminin farkli türlerdeki oyunlar icin yararli olamayacagini savunuyordu. Yöntemin yani sira Stanislavski’yi -özellikle Ekim Devrimi sonrasinda- toplumsal durusu da elestiriye maruz kaldi. Devrime bagliligini her ne kadar belirttiyse de, Stanislavski’yi öznel burjuva sanatinin bir temsilcisi olarak görenler hic de az degildi. Lenin Stanislavskiye arka cikti. Cünkü artik, Moskova Sanat Tiyatrosu toplulugu tüm dünyada önemsenen bir Rus kurumu haline gelmisti. 1933-1934’den sonra Sovyetlerin kültür politikasinin ilkesi olarak kabul edilen “toplumcu gercekciligin” temsilcisi sayildi. Sanatci 1938’de ülkesinin en üstün nisanlariyla ödüllendirilmis olarak öldü.Stanislavskinin Moskova Sanat Tiyatrosu’nda yönetmen olarak uyguladigi yenilikler dikkat cekiyordu. ILK defa uygulanilagiden tek tip dekor yerine, her oyunun kendine özgü atmosferini yaratan ev ici mekanlar kullanilmaya baslandi.Sahnede dördüncü duvari cagristiran degisik acilardan oda kesitleri bulunuyor, oyuncular bazen seyirciye sirti dönük yerlestiriliyordu.Önceden tam aydinlikta oynanan sahneler,durum gerektirdiginde yari karanlik, los isikta oynanmaya baslandi. Kalabalik sahnelerde Meiningenleri örnek alan, yeni haraket ve yerlestirmeler deneniyordu. Temposu ve atmosferi birbirine karsit sahnelerin art arda sunulmasiyla daha etkileyici dramatik anlam saglaniyordu. O güne kadar gelenek haline gelmis olan, oyunun konusuyla ilgili ya da ilgisiz bir acilis müziginden vazgecildi.Orkestra gerekiyorsa, bu sahne arkasinda veya seyircinin gremeyecegi bir alanda yer aliyordu. Bütün bu yenilikler, sahnelemede o güne kadar Rus sahnelerinde varlik gösteren “Melodramatik Tiyatrallik” anlayisindan uzaklasildiginin bir göstergesiydi.Stanislavskinin Oyunculuk Yöntemi:Stanislavski oyunculugu, Hugo ve Goethe sahnelerinden miras kalan melodram oyunculuguna tepki olarak baslar. Rolünü kostümünü giyer gibi giyen oyuncuyu yadsir. Oyuncusundan oynadigi rolü kendi özünden cikrarmasini ister.“Rolü, ona es olan duygulari yasayarak oynamalisiniz ve her defasinda bu duygulari yaratma sürecini yinelemelisiniz.”Stanislavski, yeni sahne biceminde oyuncuya izlecinin varligini unutmayi, canlandirdigi role yogunlasmayi ve rolünü eylem birimlerine bölerek her birini bir yüklemle ifade etmeyi ögütlüyordu. Oyuncudan, oyunda yazili olmayanlardan bir alt metn yaratarak rolünün varlik temeli olan bir duygu-düsünce dünyasi olusturmasi isteniyordu. Oyuncu rolünü rastlantisal esinlerle degil, provalar sirasinda uyarilan, saptanan ve yaratma aninda “duygu bellegi” sayesinde yinelenen bir dizi esinle bicimlendirmesi gerektigini söylüyordu.Stanislavski’nin oyunculuk yönteminin cekirdek kavramini olusturan “duygu bellegi” Fransiz Psikologu Ribot (Duygularin Psikolojisi adli yapit) tarafindan ortaya atilmis bir kavramdir. Freud ile de su noktada birlesirler: “Bizim yüzeysel toplumsal islemlerimizin altinda bir bilincalti yasami mevcuttur. Bu, bizim yüzeydeki eylemlerimizden ya da tiyatro diliyle “metin” den daha gercektir. Her iki yöntem, gecmisteki olayin simdi duyular yoluyla yeniden yasanmasinin simdi icin de ayni sonucu verecegini varsayar. Freud icin sonuc tedavidir; gecmisteki darbenin bilincinne varma özneyi simdiki korkusundan kurtarir ve ideal olan tedavi bu arinmadir. Stanislavskinin duygusal bellek yönteminde ise oyuncunun kendi duygularini tekrar yasamasi ile seyirci oyuncunun canlandirdigi karakterin üstlendigi aksiyonla duygudaslik kurar. Sonuc oyuncu icin kendi gecmisinin kabulü, seyirci icin oyun karakterinin gecmisinin kabulüdür. Dolayisiyla, oyuncunun rolüne hazirlanirken basvuracagi, bir zamanlar kendi yasamis olduklarindan olusan bir kaynaktir. Ama oyuncu bundan aldigi duyumlarin yani sira rol kisisinin cevresini, kosullarini cok iyi arastirmis olmali, bunlara kendi yaratici imgelemini de eklemelidir. Stanislavski söyle der: “Duygularimiz üzerinde dolaysiz olarak eylemde bulunamayiz; ama, yaratici imgelemimizi gerekli bir yola dogru yönlendirebiliriz. Imgelem duygu bellegimizi harakete gecirir.”Duygu belleginin yani sira Stanislavski sisteminin önemli baska kavramlari “ruhsal eylem” ile “üstün amac”tir. Oyuncu betimlemesi sz konusu olan role en somut verileri topladigi, yasam öyküsünü ve kosullarini derledigi zaman o kisinin ruhuyla özdeslesecek ve fiziksel eylem ortaya cikacaktir. Ruhsal eylem’e kosut olarak üstün amac ise bir sahnelemede var olmasi gerekli temel düsünceyi isaret eder. Buna göre tekil oyun ögeleri aralarinda bütünlesmeli ve oyun sanatsal anlamda kapali bir bütüne dönüsmelidir. Oyuncu sanat eserinin aktaricisi degil, bütünleyici bir parcasidir. Zamanla oyuncu degisirken sanat eseri de degisir. Onun icin sanat bir nesneden cok bir sürectir. Oyunculuk sistemi oyuncuyu ve onun arkasindaki insani yeniden olusturmayi hedeflemistir.Oyuncu rolünü yasarken bazi hünerlere gereksinir: Oyuncu herkesin gözü önünde yalnizligi yasayabilmeliydi. Seyircinin onu seyrettigini unutacak ve oynadigi karakteri ceviren kücük bir cember üzerinde bütün dikkatini yogunlastiracak ve aksiyonllari sokarak cemberi genisetcekti (dikkat cemberleri). Oyuncu rolünü aksiyon birimlerine bölmeliydi. Bu her birimde karakterlerin hedefini ifade edebilecek aktif bir fiili, mastar halinde söylemeliydi. Oyuncu karakterin ifade edilmemis düsüncelerini alt metinde kesfetmeliydi. Alt metin, metne hayat ve varolusa bir temel veriyordu. Bu nedenle alt metni yorumlayan ve yaratan oyuncu, yalniz baskasinin sanatini betimleyen bir teknisyen olmadigini kendisinin bir sanatci, isinin de -yaratmak oldugu icin- bir sanat oldugunu ortaya koymustur. Stanislavskinin tiyatro reformlarinin özü oyunculuk sanatinin psikolojik cephesiyle ilgili devrimci düsüncelerindedir. Bu düsünceler tiyatro egilimine aktarilmistir. Ampirizm ve öznelciligi oyunculuktan atmis, sahne sanatini yöneten nesnel yasalara dayali bir egitimi öngörmüstür. Stanislavski oyunculugu yüce, soylu bir etkinlik olarak tutkuyla savunan ilk ksidir. Ona göre oyunculuk oyuncuyu kisi olarak degistirdigi gibi, seyirciyi de etkileme gücüne sahip, olan bir misyon ve hayat rolüdür. Yönetmen Olarak StanislavskiStanislavski’nin yönetmenlik anlayisinda iki dönem göze carpar.1897-1905 arasi birinc dönemde Moskova Sanat Tiyatrosu’nda basta Cehov, Tolstoy, Dosotoyevski, Gorki gibi Rus yazarlarinin yapitlarini gercekci-dogalci bir anlayisla sahneye koyar. Bu sirada en önde gelen kaygisi, yasam gerceklerinin ayrintili ve tutarli bir yanilsamaci bicem icinde yeniden yaratilmasidir. Stanislavskiye göre, sanat, realiteyi yansitan bir ayna degildir. Sanat, baska ve kendi gercekligi olan bir olusumdur. Gercek dünyanin bir kopyasi degil bir bölümüdür. Bu baska gercekligi olan sanat gercek dünyayi etkileme kapasitesine sahiptir. Julius Sezar icin yönetmenleri Roma’ya, Otello icin sahne tasarimcilarini Kibris’a gönderir. Kendisi de bir sovalye rolü icin kendisini bir satoya kapatir.Bu anlayis, Moskova Sanat Tiyatrosu’nu tarihte o güne kadar görülmemis bir yanilsamaci kusursuzluk düzeyine ulastirir. Moskova Sanat Tiyatrosu 1907’den sonraki dönemde repetuvarina daha cok yabanci yazarlarin oyunlarina yer verir. Bunlarin basinda Ibsen gelir. Rosmersholm, Peer Gynt gibi… Belcikali sembolist yazar Maeterlinck’in oyunlarini Stanislavski, daha önce de oyun dagarina almistir; ama, 1908’de sahneledigi “Mavi Kus” yönetmenin ilk kez kati dogalciliktan cikip, siirsellige duygusalliga ve masal-düs gercekligine gecisi olarak görülür. Stanislavskiye göre tiyatronun büyük misyonu yüzbinlerce seyirciye hakiki bir esin bulastirmaktir. Bu oyun gercekci bir izlenim birakmali, insanin kalbiene gecmeli, orada ‘kendisinin bir parcasi olarak kalmalidir.Yalniz gercekcilik ‘hayatin hakikatini’ göstermeketeydi ve hakikat sanatin en büyük silahiydi. Sanat hayati dogru aktarmali fakat sanatci tarafindan tekrar üzerinde calisilmali ve yorumlanmaliydi. Ona göre duyguya dayanan oyuncuuluk sanati seyirci üzerinde etki birakan biricik oyunculuk tarzidir.Stanislavski, bilimsel kaygilari olan bir arastirmaci degil, uygulayiciydi. Sanati yüce bir görev, tiyatroyu ise bir sanat tapinagi olarak görüyordu. Bir oyunun gecici bir etki yaratmasini hos karsilamamis, seyircinin kalbine girmesini ve onun bir parcasi haline gelmesini istiyordu. Bunun da ancak realist tiyatronun gerceklestirebilecegine inaniyordu
us-lu hürrem

DİNLE BENİ

posted under by ocean

NEDRET GÜVENÇ- İŞBANKASI YAYINLARI

Elinizdeki bu kitap yüz elliye yakın oyunda başrol oynamış usta bir sanatçıdan, genç tiyatroculara mesleki öğütler deneyimlerinden damıttığı son derece samimi, sıcak ve elzem öğütler bunlar: Ezber canavarı, role hazırlanmak, oyuncu sorumluluğu, karakter çözümlemesi, kulis ve prova terbiyesi, oyun geceleri… Özverisi kadar hazzı da yoğun olan bir mesleğin püf noktaları…Yarın ardından yarınArdından yine yarınBöyle küçücük adımlarlaGün gün üstüne gelir sokulurNasipteki zamanın son noktasına kadar Sön kısacık mum sönÖmür bir yürür gölgeZavallı oyuncu ki sahnede salınıp çırpınarakSon saatini doldururVe bir daha adı işitilmez olur.

OTHELLO

posted under by ocean
Osmanlı donanması Kıbrıs’a doğru yol alırken, Venedik’te, komutan Othello bir aristokrat kızı ile gizlice evlenir. Evliliği koyu ırkçı olan kızın babası onaylamaz çünkü Othello, Arap’tır. Askeri zekası ve cesaretinin Venedik’in hizmetine veren Othello, Osmanlı donanmasını püskürtmek için Kıbrıs’a gönderilir. Savaşta yaman bir komutan olan Othello, en güvendiği ‘dürüst İago’nun eşine attığı iftira hikayesine aldanmak-tan uzak duramaz. 1600′lerde Venedik’teki cinsel serbestliğin verdiği bir önyargıyla eşi Desdemona’nın onu aldattığı fikri beynini kemirmektedir. Othello, savaşta yenilmeyendir, ama mağribi olmasının ezikliğiyle, kıskançlık, hırs ve öfkesine yenilir, İago’nun tuzağına düşer ve karısının infazına karar verir. İnsanları amacına ulaşmak için ustaca kullanan İago, hedefine ulaştığını sandığı an, aslında ihtirasının kurbanı olmuştur.
Klasik bir oyun, iyi bir sahne
15. yüzyıl sonlarında Kıbrıs Adası’nda yaşanan bir trajedi olan ‘Otello’, duru müzik dokusu, teknik malzemenin özenli kullanılışı, etkileyici ve sade bir dekor, güçlü efektler, zamanı en iyi yansıtan kostümlerle, anlatım gücü çok yüksek aralıksız akan şairane söylemlerin oluş-turduğu bir örgü olarak sahneleniyor. Shakespeare ‘Otello’da ileri derecedeki, kıskançlık duygularını aktarırıken, aslında 15. yüzyıldan günümüze uzanan bir konuyu işliyor. İrade dışı tutku, hırs, yıkıcı keskin zeka ve önlenilemez ölüm temalarını didaktik olarak işleyen Shakespeare’in en iyi trajedisi, Şehir Tiyatroları’nın gözdelerinden..

İÇİNDEKİ GİRDAP

posted under by ocean

Bazı sözlerin sık sık tekrarlanmasına ihtiyaç duyarız. Hayattan ders alır ve sonra okul bitmiştir diye çantamızı bir kenara atar tatile başlarız. Artık biz ayrı yerde aldığımız dersler ayrı yerdedir. İşte bu yüzden hep yinelenmesi gerekir derslerin.. Ama akıllı bir insan- ki akıllı olur
Müslüman- başkalarının hatırlatması, ödev verişi olmaksızın çalışmalıdır sık sık, yenilemelidir kendini, gözden geçirmelidir yaşayışını.. Ve mümkünse başkalarının hatalarından ders almalıdır, bizzat gerçekleştirmemek için hataları..
İçindeki Girdap’ta, kahramanımız İsmet de bir derdi bekliyor dermana giden yolu bulmak için.. Ama ne derdi, ne de dermanı zannettiği gibi..Güzelliğin sadece görünenden ibaret sanıldığı günümüzde, güzellik kavramı da karışıyor aklımızdaki soru girdabının içine.
Mesnevi hikayelerinde komedi unsurlarını görebileceğimiz oyunda, İsmet’in görünenin arkasına doğru yolculuğunu izleyeceğiz.


1.SAHNE
Kişiler : İsmet, Akif hoca, (Eren) , Faruk, Ümit ve hikayelerdeki kişiler
Mekan : Akif Hocanın evi. Bir ikili koltuk ya da bank büyüklüğünde uzanılacak bir yer yatağı da olabilir.
Sesler_ (öğrenciler kapıdan çıkmıştır) Hayırlı akşamlar hocam.
A _ Hayırlı akşamlar evlatlarım
Sesler_ Hakkınızı helal edin hocam
A _ Helal olsun..(kapıyı kapatır.) Güle güle..(kapı önü vedalaşmaları-sadece konuşma halinde)Faruk _ (İçerden) Akif hocam ocağın altını kapatıyım mı?
A _ Altına biraz su ekleyiver Faruk evladım.
F _ Peki.. Demlikteki bitmiş temizledim, çay da koyayım mı ?
A _ Gerisine ben bakarım, sağolasın..
F _ Müsaade ederseniz ben de çıkıyım hocam?
A _ Müsaade senin evladım..
F _ Selamün Aleyküm. Hayırlı akşamlar.
A _ Aleyküm selam. Faruk!
F _ Efendim..
A _ Dikkatli git.
F _ Peki hocam..
(Faruk çıkar, ışık söner. oyunun genel müziği girer. Işık açılır bu sırada Akif hoca İsmet için hazırlık yapmaktadır. Önce battaniye ve yastık, sonra sürahi ve bardak getirir. Hareketleri gayet sakindir. Işık söner ve tekrar yanar )

Devamı ÇOK YAKINDA seyirlik..

Bir el.. O elinden tutucak ve girdap senin için yok olucak

KİŞİLER:
AKİF HOCA : TUBA KANAKOĞLU
İSMET : EMİNE KILIÇSOKAN
FARUK : ESMA BAYRAK
ÜMİT: HÜRREM ASLAN
1.HİKAYE(HİNDİSTAN’A KAÇAN ADAM)
KAÇAN ADAM : BETÜL ARKIN
1. MUHAFIZ : SEDA TEREKLİ
2. MUHAFIZ : YASEMİN CINCIK
HZ.SÜLEYMAN : TUBA AKBULUT
AZRAİL AS.: ELİF ÜNAL
RÜZGAR: ELİF ÜNAL
2. HİKAYE(AKILLI DÜŞMAN)
UYUYAN ADAM: SEMA KILIÇSOKAN
AKILLI ADAM : BETÜL ARKIN
3. HİKAYE(PADİŞAH VE İKİ KÖLE)
PADİŞAH: TUBA AKBULUT
VEZİR: YASEMİN CINCIK
1.KÖLE: KÜBRA ZENGİN
2.KÖLE : SEMA KILIÇSOKAN
4.HİKAYE(GÜZEL KOKUDAN BAYILAN ADAM)
BAYILAN ADAM: ESMA BAYRAK
HALK1: HÜRREM ASLAN
HALK2: YASEMİN CINCIK
HALK3: BETÜL ARKIN
HALK4: TUBA AKBULUT
SATICI: SEDA TEREKLİ
SUCU : SEMA KILIÇSOKAN
AĞABEY: ELİF ÜNAL
SATICI2 : KÜBRA ZENGİN

REJİ1 - FAZİLET YILMAZ

REJİ2 - SÜMEYYE GÜL


BİLAL-İ HABEŞİ

posted under by ocean
Dünyada olmuş ve olabilecekler arasındaki en kötü hadise Efendimiz(sav)’in ümmetinin yanından ayrılıp asr-ı saadete nokta koyuşudur. O halde yaşananlardan hangisi gerçekten acı sınıfına girer, daha fenasının vuku bulduğunu kim iddia edebilir?
Sahabeleri, iliklerine kadar işleyen harlı ateşlerde hissettiler daha gidişinin ilk saniyesinden özlemini.. Ne oynanabilir, ne de kelimelere dökülebilirdi yeterince. Ne Shakespeare yazabilirdi tragedyasını ne de sahabelerin, dört halifenin ışığını taşıyan oyuncular bulunup canlandırılabilirdi..
Bu yüzden yarı tiyatral sahneye taşıdık biz de bu özlemi.. Bilal-i Habeşi’yi, ezanını, okuyamayışını ve sahabelerin O’nun(sav) geri döndüğünü düşündüklerinde özlemle koşuşlarını, yalnızca kifayetsiz simgelerle ifade etmeye çalıştık kendimizce.. durum böyleyken bile, yandık seyircilerimizle..
Anlatıcı: Yıl 632.. 13 Rebiülevvel pazartesi günü..Rasulullah Efendimiz, risaleti tebliği etmiş, kendisine verilen emaneti en mükemmel bir şekilde yerine getirmiş olarak ömrünün 63′ünde Rabbimizin rahmetine kavuştu. Hücre-i saadetin kapısında umutla Peygamberimizin Cemaate çıkmasını bekleyen ashab Onun vefat haberiyle sarsıldı. O hengame içerisinde Hz Ömer elinde kılıcıyla şaşkın kalabalığın arasına dalarak
Hz. Ömer: - Kim peygamber öldü derse onun başını alırımAnlatıcı: Bunun üzerine Hz. Ebubekir onu teskin etmek için yanına geldi ve;
Hz. Ebubekir: - Sakin ol Ya Ömer.. Ey nas! Rasulüllaha tapan bilsin ki o ölmüştür. Allaha tapanlar ise Allah’ın Hayya layemut olduğunu bilirler. Allah buyurmuştur ki: Muhammed (sav) ancak bir peygamberdir. Ondan evvel nice peygamber gelip geçmiştir. O ölür veya öldürülürse siz geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah’a zarar vermez. Allah nail oldukları İslamiyet nimetine şükredenlere mükafatını verir.
Anlatıcı: Bu sözler insanları teskin etti. Bundan sonra efendimizin defni ile meşgul oldular.Onun mübarek naaşını eşi Aişe’nin odasına defnettiler.
2. Bölüm
Anlatıcı: Peygamberimizin vefatından sonra Onun boşluğunun hiçbir meşguliyetle doldurulamayacağını hissedenler arasında Bilal (ra) da vardı. O, İslam’ın ilk yıllarından beri Rasullulah ile birlikte bulunmuş, ömrünün en taze yıllarını O mübarek simaya bakarak geçirmişti. Ancak Onun yokluğunda ayrılık acısına tahammül edemeyerek bir dahaezan okumadı..Onun yokluğuna dayanmak zor geliyordu.
Sahnede Hz.Ebubekir ve Bilal-i Habeşi
B – Ey Müminlerin halifesi artık takat yetiremiyorum.
E – Ya Bilal..Ey Hz. Peygamberin içini ferahlatan insan.. sen burada yokken bizim gönüllerimizi kim ferahlatacak.?
B – müminlerin halifesi Rasulullahın olmadığı yerde duramam. Her yerde Onun mis kokusunu alırken Onsuzluğa katlanamam. Bırak beni Şam’a gideyim. Orada İslam’a hizmetle meşgul olayım..
E – Sana en çok ihtiyacımız olduğu bir zamanda, böyle bir zamanda bizi terk mi ediceksin Bilal?
B- Ya Ebubekir..eğer beni kendin için azat ettiysen seni dinlemeye mecburum. Yok beni Allah için azat ettiysen bırak gideyim.
E- O Nasıl söz Bilal.. Biz Seni Allah için azat ettik ve bunu unuttuk. (biraz düşünür.)Peki öyleyse istediğin yere gidebilirsin. Allah hizmetlerini daim etsin.
Üçüncü Bölüm Anlatıcı: Bilal-i Habeşi Halifeden izin aldıktan sonra Şam’a yerleşti. Orada yeni yeni İslamiyetle tanışan ve Rasulullahı göremeyenlere Onun gül kokusunu anlatıyor, İslamın, Peygamberimizin sünnet-i seniyyesinin öğretilmesine çabalıyordu. Ancak bir gece rüyasında Rasulluah’ı gördü. Rasulullah kendisine hitaben;- Bunca ayrılık yetmedi mi Ya Bilal..Hala Kabrimi Ziyarete gelmeyecek misin? Dedi. Bunları dinleyen Bilal hiç olduğu yerde durabilir miydi? Zavallı yüreği duracak hale geldi. Heyecan içinde hemen hazırlıklara başladı. Biricik Efendisine yaklaştıkça havayı okokluyor, taşları toprakları okşuyor ve gözyaş ıdöküyordu. ıssız çölleri yararak Medine’ye vardığında Ravza-ı Mutahhara’nın önünde durdu ve B:- Lebbeyk Ya Rasulullah. Lebbeyk Ya Rasulullah. Lebbeyk Ya Rasulullah.. Anlatıcı: Kendisine rastlayanlar selam veriyorlardı. Sonra da yanındakilere İşte..İşte Rasulullahın müezzini diyorlardı. Bu dünyaya onun gibi ezan okuyan gelmemiştir..fakato hiçbirini görmüyor, duymuyordu.. sanki çok kuvvetli bir mıknatıs onu kendisine çekiyordu. Mescid-i Nebevinin duvarına yaslanmış Rasulullahla hasret gideriyordu.B: - Geldim yA Rasulullah..ben hiç seni unutur muyum? Hiç seni bırakır mıyım..Geldim Ya Rasulallah . İşte geldim.. Anlatıcı: Yüce makama erişirken Kuran-ı Kerim okudu. En sonunda sevgilisinin kabri yanına yığıldı..ayıldığı zaman başucunda sevgilisinin sevgili torunları Hasan ve Hüseyin duruyorlardı. Onları gördüğünde Bilal-i Habeşi sevinçten ne yapacağını bilemedi. Sanki dünyalar onun olmuştu. Sarıldılar kucaklaştılar; B:-yavrularım .ne kadar da dedeniz Rasullulaha benziyorsunuz.Rasulullahın gül kokulu torunları.. onun kokusu var üzerinizde hala..H- buralarda olduğunuz neden haber vermediniz?B – Rasulullahı ziyarete geldim. Onun haberinin olması yetmez mi?Anlatıcı: Bu sırada Hazreti Hasan:- Dedemiz sizi çok severdi. Acaba Onun hatırı için bir şey istesek yapar mısınız?B - Bu nasıl söz? Bu kölenizden ne emrederseniz yerine getiririm.H – Sizden bir kere daha içlerimizi ferahlatan bir ezan dinlemek istiyoruz.
H- Ricamız yalnızca buydu.
B- bunu istemeyin benden.. O’ndan sonra..yapamam..
H- Ne olur Rasulullah hatırı için..
Anlatıcı: Bilal-i Habeşi son ezanını mescid-i nebevide okudu.. yanık ve hasret dolu sesiyle Allahü ekber dediği zaman bütün Medine halkı ayağa kalktı. Eşhedü en la ilahe illallah eşhedü enne muhamemden abdühü ve rasülühü dediğinde yaşlı genç, çoluk çocuk, hatta yataklarındaki hstalar bile sokaklara döküldüler. Mescid-i nebevi’ye koştular.. halk o kadar coştu ki Rasulullah yaşıyor sandılar.fakat Bilal –i Habeşi ezanın Muhammedürrasulullah bölümünde artık dayanamadı ve ağlayan insanların ortasında yere yığıldı. Rasulullah geldi..Rasulullah yeniden Medine’deRasulullah geldi…
Anlatıcı: O günden beri dünyada bir daha böyle bir ezan okunmadı. Bilal-i Habeşi hazretleri de başka ezan okumadı. Kendileri 641 senesinde Şam’da vefat ettiler.

BİR DOĞUŞ

posted under by ocean


“GÜNEŞ VARKEN…YALANCI IŞIKLARA PERVANE OLDUM”
yazan - yöneten : Kevser Canbal-Bilgenur Çorlu
Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle 22 Nisan 2007 Pazar günü
Ümraniye Belediyesi Kültür Merkezinde sahnelenmiştir.


(30 yaşlarında bir işadamıdır Arif, yalnız yaşamaktadır. Arada bir sohbetlere katılır, ama o da aklına eserse. Birgün işten döndüğünde eve girer girmez elektrikler kesilir ve Arif kendi kendine homurdanmaya başlar.)
ARİF _ Haydeee, tam da kesilecek vakti buldu.(çakmağını yakar mum arar ve yüzüne yakın bir yere bırakır şamdanı) Üstümü değiştikten sonra gitseydi bari. Karnım da aç. Hiç uğraşamam karanlıkta menemenle filan. Petekler de soğur şimdi. İyi ki yatsıyı kılıp çıktım ofisten, gelmezse elektrikler _erkenden yatarım. (Bir battaniye alır içerden ve yiyecek bir şeyler atıştırmaya başlar. Bu sırada tel.i çalar-hatırlatma mesajıdır- ) Ooo önemli önemli! 24 Nisan Şule’nin doğum günü, unutup atlasam kırılır küserdi.. Hayır küsmekle kalsa iyi, yüzüme bakmazdı, ben de bakamazdım. Haklı tabi, ufak tefek şeyleri bile düşünüp hatırlayan Arif bunu unutsun. ... Bir hediye _ yanına bir çiçek (takvime doğru yürür,24 N Nisan’ı işaretler ve o günün yaprağını koparır bir yandan salatalık yerken bir yandan da takvimin arkasına bakar.) Bugün de geçti.
“Efendimizin kainatı teşrifi...”(Bu cümleyi okumasıyla ağzındakini çiğneyemez olur, takvimin arkasını çevirir ve okumaya devam eder.) “Bizim için çok mühim, bereketli ve feyz dolu günler vardır. Bunlardan bazıları da müminlerin bayramı sayılır. Ve bir bayram vardır ki ,o, bütün insanlık, hatta bütün bir varlık aleminin bayramı sayılır; o da Allahcc Reslulu’nün dünyaya teşrif buyurarak tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği gündür...”
-Bugün..
“Veladet-i Ahmediyyedir. Yani Cenab- ı Hakk’ın tıpkı bir güneş mahiyetinde yarattığı ,O Nur’u bir kandil gibi insanlık semasına astığı gündür. Evet, O Nur sayesinde bütün cahiliye karanlıkları yırtılmış ve alem nura gark olmuştur. O Nur’u sevmeyen, O’nu sevme zevkine erişemeyen bir insan hayattan zevk alamaz, Allah’a ibadetten zevk alamaz, Allah’ı.cc.da sevemez.(Buraya dek Arif okuyacak,son cümleden sonraysa artık okuyamaz olucak,dışses devam edicek) Hallak-ı âlem olan Hazreti Allah, bu âlemi yaratırken çekirdek olarak Hz. Peygamber’in nurunu kullanmış. Dolayısıyla insan kendi aslından, kendi derunundan uzaklaştığı zaman Peygamber Efendimiz’i (sas) sevemez.”
ARİF _ Elbette seviyorum, O’nu sevmemek mümkün mü?
DIŞSES : Kutludoğumu unutuyordun ama, insan sevdiğini unutur mu? Nasıl bir sevgi bu sendeki?
ARİF_ “O’nu sevmek bir şeylerin doğru gittiğine işarettir.” Bende yanlış giden birşeyler var. (Ayağa kalkar ve volta atmaya başlar.bir süre kendine kızarak, mahçup bir ifadeyle durur ve hatırlar, kendini savunurcasına yükseltir sesini)
Bazen selavat getiririm ve ismini her duyduğumda. Onun için, onun için bir kitabım var(kitabı derinlerden arar bulur,çıkarır.) Benim için.. O’nu.. (konusunu anlamak için kitabın arkasındaki yazıya göz gezdirir..) onu sevenleri anlatan bir kitap (canlı ifadeli yüzü yeniden mahçubiyete bürünür)
DIŞSES: kapağı hiç açılmamış bir kitap..
(yavaşça ve bir çocuk utangaçlığıyla kitabı koltuğa bırakır.)
Ben... bilmiyorum..mahçubum..
DIŞSES: Durma o halde..(aynı kararsızlıkla kitaba bakar ve bir an davranıp kitabı alır, temizler ve Arif kapağını açar ilk sayfasını çevirir- yüzünün ve ifadesinin görünmesi için kitabı yüzüne yakın,yukarıda tutar- okumaya başlar)

ARİF _ Hz. Muhammed (sav)… O,insanlığın iftihar tablosudur.
On dört asırdan beri dünya çapındaki en büyük dâhiler, dev filozoflar ve her biri düşünce semâmızın yıldızı nice mütefekkir ve ilim adamları, hep O’nun arkasında el pençe divan durmuş ve O’na hitaben: “Sen, sana mensubiyetle övündüğümüz insansın.” demişlerdir.
DIŞSES _ Zaman yaşlanıyor, ihtiyarlıyor; bazı düşünceler köhneleşiyor ve değerden düşüyor; fakat inananların sînelerinde Hz. Muhammed (sav), her gün daha da açan bir tomurcuk gibi daima yenilenip tazeleniyor. Aslında O’ndan bahseden her söz güzeldir; Kâinatın Efendisi’ne ait olanlar sadece ve sadece güzelliklerdir.
Onun içindir ki, düşmanlarımızın hayat boyu kavga verdiği hususların odaklaştığı nokta, O’ndaki güzelliklerin unutturulması ve yeni yetişen nesillerin hep İki Cihan Serveri’ne düşman olarak yetiştirilmesidir. Ne lütufkâr tecellidir ki, hasımlarımız, O’nun ismini sînelerden söküp atmak istemelerine rağmen, bugün, O’na varmaya engel bütün mânialar ve setler aşınmış ve bilhassa gençlik, tıpkı, günlerce çölün kavurucu sıcağında aç ve susuz ölümle pençeleştiği sırada, yanı başında âb-ı kevser beliriveren bir insan sevinciyle kendini O’nun kucağına salıvermiştir. Elbette ki, o şefkat dolu sîne, kendine bu iştiyakla koşanları bağrına basacak ve onları mahrum bırakmayacaktır.

…Efendimize vahiy gelmesine zaman var.Hatice validemiz, bir gün yeğeni Hakim bin Hizam'dan Şam'a gittiğinde kendisine bir köle satın almasını ister...

top